8.Bölüm《 ATEŞİN KÖKENİ 》
《 KEYİFLİ OKUMALAR 》
● 8.Bölüm
● Ateşin Kökeni
İsmail Özden - Oğul
Sezen Aksu - Köz
Kemal Sahir Gürel - Aşka sürgün
A. Asaf Altuğ...
Polat, omuzlarındaki geçmişin o ağır yükünden kurtulmanın rahatlığını yaşıyor gibiydi.
Evden ayrılmadan önceki son sözleri bir zehir gibi zihnime kazınmıştı: "Dışarıdan çok, içinizdekilere karşı temkinli olmaya dikkat edin. Abim bu kadar rahat hareket ediyorsa bunun sebebi çok açık bence."
Polat zeki bir adamdı; İçimizde bir hain vardı. Gözlerime baktığında benim de her şeyin farkında olduğumu anladı. Dudağının kenarı keyiften uzak bir şekilde hafifçe kıvrıldı.
Bir anda aklına düşen o düşünceyle kaşları hafifçe çatıldı: "Abim... Belki sizden istediğim bu şey çok fazla ama onun canını fazla yakmayın," dedi ve arkasını dönüp gitti.
Onu ilk başta anlamamıştım; abisine ihanet eden biriydi gözümde. Ama artık anlıyordum; o abisini gerçekten seviyordu ve aslında onu bu karanlıktan kurtarmak istiyordu. Yine de bu durum benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Pars'ı bulacaktım; canım pahasına da olsa onun nefesini kesecektim.
Arabadan tam binecekken, etraftaki korumaların sıradan hareketleri bile gözüme farklı görünmeye başladı. Bahçedeki o her zamanki hareketlilik, Polat’ın sözlerinden sonra yerini daha da tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı.
Her birine tek tek baktım; hangisinin yüzündeki sadakat bir maskeydi? Hangisi Pars’ın gölgesi olarak aramıza sızmıştı? Göz göze geldiğim her adamın bakışında bir açık, bir tereddüt aradım. Havadaki o ağır şüphe, ciğerlerime çektiğim nefesi bile zorlaştırıyordu.
Tufan, spor arabasıyla hızla bahçeye girdi. Murat uyanmıştı ve kardeşi Tufan’a haber vermiştim. Arabadan öyle bir hızla indi ki beni gördüğü an koşarak yanıma geldi.
"Asaf abi, abim iyi mi? Doğru söyle!" Elleri titriyordu; onu kollarından tuttum. Gözleri kıpkırmızı olmuştu.
"Sakin ol, iyi. Gözlerini açtı," dedim. O ağlamaya başladığında kollarımın altına alıp ona sıkıca sarıldım. "O çok güçlü bir adam; seni, bizi bırakır mı sanıyorsun?" Onu sakinleştirmeye çalıştım ama bu pek mümkün olmadı.
"Benim ondan başka kimsem yok abi," dedi çocuk gibi kollarımın arasında ağlarken.
İçimdeki acı, öfkemi daha da körüklüyordu. Benim yüzümden sevdiğim herkes zarar görüyordu; buna katlanamıyordum.
Tufan’ı kollarından tutup kendimden uzaklaştırdım ve gözlerinin içine baktım: "Zor, biliyorum ama toparla kendini. Abin içeride seni bekliyor, seni böyle görmesin." Başını salladı ama gözleri hâlâ dolu doluydu.
Beraber içeri girdiğimizde Murat, sırtını yastıklara yaslamış, yatağında uzanıyordu. Tufan titreyen sesiyle, "Abi..." dedi.
Murat, yarasından dolayı kardeşine tek koluyla sarılabildi. "Abim..." Onlar kucaklaşırken, yalnız bırakmak için odanın kapısını kapatıp dışarı çıktım.
"Asaf!"
Merdivenleri inerken Can’ın sesiyle başımı çevirdim. Yanıma geldiğinde birlikte bahçedeki süs havuzuna doğru yürüdük.
"Adliyeden birkaç kişiyle görüştüm ama mezarı açtırmamız, DNA testi süreci derken bu iş uzun sürecek gibi. Zaten biliyordum ama görüştüğüm kişilerin etkisiyle süreci hızlandırabilirim diye düşünmüştüm; pek bir şey yapılabilecek gibi görünmüyor." Sıkıntıyla verdi nefesini.
"Ben de yüksek mevkiden birkaç kişiyi aradım, bugün içinde bana dönüş yapacaklar." Can’ın gözlerine baktım; gözaltları çökmüş, yorgun ve tükenmiş görünüyordu.
Koluna dokundum: "Onu bulacağız ve bu işte parmağı olan kim varsa hepsinden tek tek hesap soracağız." Elimi kolundan çektim. "Bu süreçte güçlü olmak zorundayız Can. Günlerdir eve gitmiyorsun, git dinlen. Kenan amcanın da sana ihtiyacı var, git bir görün." Başıyla beni onaylarken elleriyle yüzünü sıvazladı.
"Bu arada, evinin etrafına dikkat çekmeyecek şekilde adam yerleştirdim. Bundan sonra çok daha dikkatli olmalıyız," dedim; fark edip tedirgin olmasın istiyordum.
"Tamam, ben babamı göreyim, akşam haberleşelim," dedi ve arabasına binip gitti.
Başımı çevirip bahçedeki adamlara baktım. Birkaçı bakışlarımı fark edince tedirgince birbirine baktı.
Güvenlik kulübesine doğru yürüdüm; bahçedeki her adımımda o hainin nefesini ensemde hissediyordum. Kim olursa olsun, bu ihanetin bedeli kanla ödenecekti.
"Hasan!" Bağırışımla Hasan güvenlik kulübesinden çıkıp koşarak yanıma geldi.
Ellerini önünde bağlayıp, "Buyur abi," dedi.
"Ben birkaç saat yokum, burası sana emanet."
"Merak etme abi ama nereye gideceksen yalnız gitme," dedi.
Bakışlarımı evin dışındaki ormanlık arazide gezdirdim. "Merak etme beni, şimdi sana söyleyeceklerimi iyi dinle."
Gözlerinin içine baktım. Hasan, Murat’tan sonra güvendiğim ikinci adamımdı; ondan zerre şüphem yoktu.
"İçimizde bir hain var. Bunu çok önceden hissetmiştim ama işin ucunun buralara kadar geleceğini hiç düşünmedim. Hata ettim ve bu tekrar etmeyecek."Hasan kaşlarını çatarak duruşunu daha da dikleştirdi.
"Kimseye bir şey belli etme, bundan sonra çok daha dikkatli olacağız. Gözün adamların üstünde olsun; şüpheli en ufak bir hareket görürsen ne yapman gerektiğini biliyorsun."
"Gözüm hep üstlerinde zaten abi ama bundan sonra daha çok dikkat ederim," dedi çatık kaşlarıyla.
"Selim, Murat için bir reçete yazacaktı; adamlardan birini gönder, alsın."
"Tamam abi." Hasan’ın yanından ayrılıp arabaya bindim.
Torpidodaki silahımı kontrol edip arabayı çalıştırdım ve hızla bahçeden çıktım. Kafamdaki sesler susmuyordu. Hayatımız altüst olmuştu; hepimizi parça parça etmiş, ruhlarımızı darmadağın bırakmışlardı.
Fakat canımı bu enkazın altında kalmak kadar yakan başka bir şey vardı: Çocukluğumdan beri kendime idol, sarsılmaz bir kale olarak seçtiğim dedem Cevher Altuğ’un aslında hayatımın celladı olduğu gerçeği... Meğer ben, celladıma hayranlık besleyerek büyümüşüm.
Polat’ın dudaklarından dökülen her kelime, zaten parçalanmış olan dünyamı biraz daha un ufak etmişti. Şimdi bu geçmişin hesabını kime soracaktım?
En büyük şahitler, sırlarıyla birlikte toprağa karışmıştı: Tunç Soykan, Firuze Soykan, babam Adnan Altuğ ve bu kıyımın asıl mimarı olan dedem... Hepsi artık geçmişin tozlu sayfalarına hapsolmuş birer gölgeden ibaretti.
Polat haklıydı; çocukken bile bir şeylerin olması gerektiğinden farklı aktığını, o tekinsiz sessizliği hissetmiştim. Annem Gül Altuğ, her zaman güzel ve zeki bir kadındı; ancak benim çocukluğum onun saklı gözyaşları arasında eriyip gitti.
Kafamdaki o yapbozun parçaları her geçen gün tamamlanıyordu. Annem, kederini benden sakladığını sansa da neredeyse her gece ben uyurken odama girer, başımda beklerdi. Uyuduğumu sandığı o anlarda beni öpüp koklarken döktüğü yaşlar, ruhuma sessiz birer vasiyet gibi damlardı.
Doğduğum o evin önünde durduğumda büyük demir kapı açıldı. Ben arabayı park ederken adamlardan biri koşarak gelip kapımı açtı.
İçimde tuhaf bir his vardı; uğursuz bir his.
"Hoş geldiniz Asaf Bey," dedi kapımı açan Yusuf. Gözlerimi üzerinde gezdirdim. Yusuf uzun zamandır bizimle çalışıyordu; temiz yüzlü, işine bağlı biriydi.
Arabadan indim. "Annem evde mi?" diye sordum. Yusuf arkamdan kapıyı kapatıp peşimden yürürken, "Evet efendim, Defne Hanım ile arka bahçedeler," dedi.
"Tamam, işinin başına dönebilirsin." Merdivenleri çıkarken durup arkama döndüm: "Yusuf, Fatih’e söyle; birazdan çalışma odasına gelsin." Beni başıyla onayladığında eve girdim.
Evin içindeki o ağır sessizlik, her adımımda yankılanarak beni geçmişe çekiyordu.
Merdivenlerden çıkıp çalışma odasına girmek yerine, adımlarımı alt kattaki büyük cam kapılara, arka bahçeye açılan koridora yöneltim.
Arka bahçeye çıktığımda, nemli toprak kokusuyla karışık hanımeli kokusu karşıladı beni. Annem ve Defne, bahçenin en kuytu köşesindeki kameriyede oturuyorlardı. Annem, her zamanki zarif ama mesafeli duruşuyla elindeki porselen fincanı dudaklarına götürürken beni fark etti.
Bakışlarımız havada çarpıştığında, fincanı tabağına bırakırken çıkan o ince "çıt" sesi, aramızdaki camdan duvarın ilk çatlağı gibiydi.
"Asaf? Oğlum..." dedi annem. Sesi her zamanki gibi kontrollüydü ama gözlerindeki o saklı telaşı, çocukluğumdan beri ezberlediğim o hüzünlü parıltıyı hemen tanıdım.
Defne yerinden kalktı. "Abi!" diyerek yanıma geldi; küçük çenesi titriyor, dudakları büküldükçe boncuk gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Onu kollarımın arasına aldım, sıkıca sarıldık. Başını göğsüme yaslayıp ağlamaya başladı. Yüzünü avuçlarımın arasına alıp gözyaşlarını sildim.
"Niye ağlıyorsun? Ağlamana dayanamıyorum, yapma güzelim," dedim.
Burnunu çekerek, titreyen sesiyle konuştu: "Seni çok merak ettim. Gökçe ablayla birlikte seni de kaybettim zannettim. Seni çok özledim abi..." Gökçe’nin adını duymak, içimdeki bütün duyguları alaşağı etmeye yetmişti.
Defne bakışlarımda ne gördüyse, yüzündeki ellerimin üzerine ellerini koydu. "Özür dilerim abi, niyetim seni üzmek değildi. Sadece senin için çok endişelendim."
"İyiyim ben, her şeyi düzelteceğim. Bizi annemle biraz yalnız bırakır mısın? Çıkmadan önce yanına geleceğim." Başıyla beni onayladı, gitmeden önce tekrar sıkıca sarıldı ve içeri geçti.
Kameriyeye doğru yürüdüm ve annemin karşısındaki sandalyeye oturdum. Kuş seslerinin arasında, bahçedeki fıskiyenin ritmik su sesi tek gürültüydü.
Annem ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi; parmakları hafifçe titriyordu. "Neler oluyor Asaf? Yüzün kireç gibi... Yine o adamın, Pars’ın peşindesin değil mi?"
"Sadece onun peşinde değilim anne," dedim masaya doğru hafifçe eğilerek. "Ben geçmişin peşindeyim. Polat Soykan ile konuştum. Bana öyle şeyler anlattı ki çocukken odamın kapısında döktüğün o yaşlarının nedenini şimdi daha iyi anlıyorum."
Annemin yüzündeki kan bir anda çekildi, dudakları titredi ama konuşmadı.
"Söylesene anne," dedim sesimi biraz daha alçaltıp sertleştirerek. "Dedem Cevher Altuğ... O sarsılmaz kule, o büyük adam... Aslında hepimizin celladı mıydı?"
Annemin kirpiklerine kadar titrediğini hissettim. Devam ettim: "Babamla Pars’ın annesi Firuze arasında ne vardı? Ve sen, bunca yıl bu evin içinde bir katille aynı masada otururken nasıl sustun?"
Annem başını çevirip dolan gözlerini benden saklamaya çalıştı. Gözlerinden bir damla yaş yanağına süzüldüğünde, çocukken uyuduğumu sandığı o gecelerdeki vasiyeti hatırlar gibi oldum.
Eliyle hızlıca yanağındaki ıslaklığı sildi. "Asaf," dedi fısıltıyla. "Bazı sırlar, mezara gidene kadar susulması gerektiği için sır kalır. Öğrendiğin her gerçek, seni biraz daha yakacak."
"Görmüyor musun, ben zaten yanıyorum anne!" dedim sandalyeyi geriye iterek ayağa kalkarken. "Ve bu yangın sönene kadar, bu evde gizli kalan ne varsa hepsini tek tek gün yüzüne çıkaracağım. Sen de burada, o sakladığın gerçeklerin gölgesinde oturmaya devam et."
Arkamı dönüp eve doğru yürürken hissettiğim o uğursuzluk hissi artık bir tahminden ibaret değildi. Artık biliyordum; bu evin temelleri yalanlarla atılmıştı ve o temelleri yıkma vakti gelmişti.
Annemin o titrek ama durdurulamaz sesi bahçenin sessizliğini bir bıçak gibi kesti:
"Asaf! Dur."
Adımlarım beton zeminde çakılı kaldı. Arkamı dönmedim ama omuzlarımın gerildiğini, soluğumun daraldığını hissettim.
Annemin aceleci adımlarla yaklaştığını duydum.
Yanıma gelip kolumu tuttuğunda parmakları buz gibiydi. Beni kendine doğru çevirdi; gözleri artık sadece hüzünlü değil, korkunç bir gerçeğin ağırlığıyla parlıyordu.
"Gerçekleri mi bilmek istiyorsun?" dedi.
Sesi rüzgârda dağılacak kadar kısıktı ama her kelimesi göğsüme bir mızrak gibi saplanıyordu. "Neyi ne kadar biliyorsun bilmiyorum ama baban da o kadın da dedenin kurbanı oldular."
Durdum, sadece gözlerine baktım. Annem derin bir nefes aldı; sanki otuz yıllık bir zehri dışarı atmak ister gibiydi. Kameriyeye geri yürüyüp oturdu, ben de karşısına geçtim.
"Baban... O kadına, Firuze’ye aşıkmış ve deden onları ayırmış. Ben babanla evlenirken bunlardan haberim yoktu; ne baban ne de deden bahsetti. Babanın bana aşık olmadığını biliyordum ama ben ona aşıktım. Sonra sen dünyaya geldin, babanın yüzü artık gülüyordu. Mutluyduk..."
Gözyaşları akarken anlatmaya devam etti: "Sen yürümeye başlamıştın. Bir gün babanın çalışma odasında çekmeceleri boşalttığını gördüm. Dağınıklığı toplarken bir zarf dikkatimi çekti. O kadının adı yazıyordu üzerinde. Babana yazdığı aşk mektupları... Başka mektuplar da buldum. O an yıkılmıştım, baban gelene kadar odada ağladım."
Derin bir nefes aldı. "Baban bana o kadınla evlenmeden önce görüştüğünü söyledi ama hâlâ o mektupları saklıyordu; unutamadığı belliydi. Bunu kabul edemedim, ayrılmak istedim. Sonra araya Cevher Altuğ girdi." Kaşları çatıldı bunu söylerken.
"Bana, 'O kadın gibi olmak istemiyorsan boşanmayı unut; yoksa seni de çocuklarını da o kadından daha beter ederim,' dedi. O gün Defne’ye hamile olduğumu öğrenmiştim ama kimsenin haberi yoktu. Babana sürpriz yapacaktım... Deden her adımımızı, aldığımız her nefesi takip ediyormuş. Beni tehdit etti; babana söylememem için de tehtit etti."
Duyduklarım kanımı dondururken annem artık ağlamayı bırakmıştı.
"Ben babana hiçbir şey söylemedim ama geçmişi, o kadını araştırdım. Cevher Altuğ, o kadının karnındaki bebeğin babasının öz oğlu olduğunu bile bile o kadını Tunç Soykan ile evlendirmiş! Kadının bundan haberi bile yokmuş... Cevher Altuğ hepimizin hayatını kukla gibi oynatmış. Ben o adama boyun eğmezdim oğlum ama size zarar vereceğini söyledi; bu benim elimi kolumu bağladı."
Zar zor konuştum: "Babamın ölümünün sebebi o mu?"
"O kadının da babanın da ölümüne sebep olan oydu. Cevher Altuğ, şeytanın vücut bulmuş hali... O kadını yakarak öldürdü; babanın kalbi buna dayanmadı. O adam kendi oğlunun katili oldu. Biliyorsun, sonra kendisi de bu vicdan azabıyla yaşayamadı."
Hiçbir şey söyleyemedim. Sadece annemin o çökmüş omuzlarına ve gerçeklerin altında ezilen yüzüne baktım. Arkamı dönüp giderken annem son kez seslendi: "Pars Soykan’dan uzak dur oğlum, o da Cevher Altuğ gibi bir şeytan!"
Arkamı dönüp eve girdim. O şeytanı parça parça edip yok edecektim...
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Asaf, annesinin bahçede bıraktığı o yıkım dolu itirafların ağırlığıyla çalışma odasına çıktı.
Odanın kapısını kapatıp masasına oturduğunda, az önce duyduğu "O kadını yakarak öldürdü" cümlesi zihninde yankılanmaya devam ediyordu.
Kısa süre sonra kapı tıklandı ve Fatih içeri girdi. Asaf’ın kireç gibi beyazlamış yüzünü görünce duraksadı ama sormaya cesaret edemedi.
"Beni emretmişsin abi."
Asaf, gözlerini masanın üzerindeki bir noktaya dikmiş, sesi buz gibi bir tonla konuştu: "Fatih, şimdi sana söyleyeceklerimi canın pahasına saklayacaksın. Bu odadan dışarı, hatta en yakınımızdakine bile tek kelime sızmayacak."
Fatih ciddiyetle başını salladı. "Emrin olur abi."
"Pars Soykan..." dedi Asaf, ismi söylerken dişlerini sıkarak. "Onun sahip olduğu ne varsa; üstüne kayıtlı mülkler, kiraladığı depolar, gizli sığınaklar, girip çıktığı en ücra köşeler... Hepsini istiyorum. Kiminle görüşüyor, nereye gidiyor, ayak bastığı her toprağı araştıracaksın. Ama tekrar ediyorum; bu evdekiler de dahil kimsenin haberi olmayacak. Kendi ekibini kur, sessizce hallet."
"Anlaşıldı abi." Fatih odadan çıktığında Asaf bir süre olduğu yerde kaldı. İntikam ateşi artık sadece Pars'a değil, bu evin her bir köşesine yayılmıştı.
Odadan çıkıp koridorun sonundaki Defne’nin odasına yöneldi. Kapıyı hafifçe araladığında kardeşini pencerenin kenarında, dizlerini karnına çekmiş bir halde buldu.
Asaf’ın geldiğini görünce Defne hemen ayağa kalktı ve koşarak abisinin boynuna atıldı.
"Abi..." Defne hıçkırarak ağlamaya başladı. Asaf, kardeşinin saçlarını okşayıp onu yatıştırmaya çalışırken kendi gözlerinin dolmasına engel olamadı.
"Şşşt, geçecek güzelim. Her şey geçecek," diye fısıldadı.
Defne, abisinin kollarından biraz uzaklaşıp ellerini Asaf’ın yanaklarına koydu. Gözyaşları arasından abisinin yüzünü inceledi. "Çok zayıflamışsın abi... Gözlerinin altı çökmüş. Seni böyle görmeye dayanamıyorum. Nereye gidiyorsun, neyle savaşıyorsun bilmiyorum ama benden uzaklaşma. Bizim birbirimizden başka kimsemiz kalmadı."
Asaf, kardeşinin titreyen ellerini tutup öptü. "Sadece biraz yorgunum Defne. Ama söz veriyorum, bu karanlık bittiğinde her şey eskisi gibi olacak." Asaf bunu söylerken hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu.
Defne abisinin göğsüne yaslanıp derin bir nefes aldı. Asaf o an anladı; koruması gereken tek şey Gökçe değildi, bu evin içine hapsolmuş masumiyetin son kırıntısı olan kardeşiydi de.
"Hadi," dedi Asaf, sesini biraz neşelendirmeye çalışarak. "Yüzünü yıka, biraz dinlen. Ben aşağıdayım, bir yere gitmiyorum."
Defne’nin odasından çıktığında Asaf’ın içindeki o "uğursuz his" yerini buz gibi bir kararlılığa bırakmıştı.
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Leyla Eldem...
Gökçe gittiğinden beri zaman benim için akmıyor, sadece üzerimden geçip beni eziyordu. Bir gecede bütün hayatımız altüst olmuştu.
Sanki o akşam güneş batmış ve bir daha hiç doğmamıştı. Gökçe... Onunla birlikte hayatımızın bütün ışığı sönmüştü.
Arabayı mezarlığın girişinde durdurdum. Hâlâ o ilk gün zihnimde tazeliğini koruyordu; onun gidişini kabul edemiyordum.
Her gün gelip mezarının başında, bu gerçeği kabullenmek için bekliyordum. Kabullenmek istiyordum artık çünkü bu acı geçmiyordu.
Arabadan inip bagajdan onun en sevdiği çiçekleri aldım: Beyaz zambaklar... Kendisi gibi saf ve temiz çiçekler.
Mezarına attığım her adım kalbimi acıyla titretiyordu. Çiçekleri mezarın kenarına bırakıp dizlerimin üzerine çöktüm. O tahta parçasına kazınmış güzel adına baktım. "Artık akacak gözyaşım kalmadı," derken gözlerim her defasında deli gibi boşalıyordu.
Yine aynısı oldu; sinirle ofladım. Normalde asla ağlayan biri değilimdir ama Gökçe gittiğinden beri bu yaşlar durmak bilmiyordu.
Derin bir nefes alıp mezarın üstünde, çiçeklerin arasında boş bir yer aradım. Her gün taze zambaklar dikiyordum; onun üzerinde bu kara toprağı görmek canımı her şeyden çok yakıyordu.
"Beyaz zambaklar..."
Duyduğum sesle bir an korkuyla titredim. Başımı çevirdiğimde Can’ı gördüm.
"Korkutmak istemedim, özür dilerim," dedi. O da benim gibi gelip yanıma oturdu.
Gözlerim kısa bir an yüzünde gezindi; sonra ona bakmayı kesip bulduğum boşluğa, poşetinden çıkardığım çiçeği dikmeye başladım.
"Leyla... Özür dilerim." Bakışlarını yan profilimde hissediyordum ama dönüp bakmadım.
"Bir an boş bulundum, çok korkmadım. Önemli değil," dedim buz gibi bir sesle.
Sıkıntıyla nefesini verdi. "Ondan bahsetmiyorum."
Bu defa başımı çevirip yüzüne baktım. Gözaltları çökmüş, sakalları uzamıştı. Hiç olmadığı bir haldeydi.
Bu hali canımı yaktı ama ben onun canını daha çok yakmak istiyordum.
Ne aramalarıma cevap vermiş ne de mesajlarıma dönmüştü; resmen benden kaçmıştı. Hepimiz acı içindeydik ama o sadece kendi acı çekiyormuş gibi davranmıştı. Şimdi niye gelmişti ki?
"Neden bahsediyorsun?"
Yüzüme düşen bir saç tutamını kulağımın arkasına iliştirdi. "Seni bu acıyla bir başına bıraktım."
Hafifçe, acı bir gülüş döküldü dudaklarımdan. "Acı mı? Bu acıyı bir tek sen çekiyorsun diye biliyordum! Ben kimim ki? Ben niye acı çekeyim, söylesene! Gökçe senin kardeşin, bu acı bir tek sana ait... Bir tek sen acıdan delirirsin, sen kaçıp gidersin, değil mi?"
Öfkeyle bağırdığımda beni kollarımdan tutup sarılmaya çalıştı ama izin vermedim; göğsünü yumrukladım. Bırakmadı beni. Kollarının arasına alıp göğsüne yaslayarak sıkıca sarıldı.
"Leyla... Leyla’m..." dedi titreyen sesiyle. Ona vurmayı bıraktım ama sarılışına da karşılık vermedim.
Gözyaşlarım tişörtünü ıslatırken fısıldadım: "Canım çok yanıyor... Beni bırakıp gittin. Gökçe gibi sen de gittin."
Kollarını bana daha sıkı sararken yüzünü saçlarımın arasına gömdü ve kokumu içine çekti. O bunu yapınca ağlamam daha da arttı.
"Ben hiç seni bırakır mıyım? Ben kendimden vazgeçerim ama senden geçmem. Bu kalp senden vazgeçemez ki Leyla."
Yıllardır duymayı beklediğim sözler... Kalbim ritmini şaşırmıştı. Kollarının arasından sıyrıldım, o da bıraktı. Gözlerine baktım.
Mutlu olmak istiyordum ama hemen yanımızda Gökçe’nin mezarı vardı; o ölmüştü. Bu acıyı yaşarken nasıl mutlu olabilirdim ki?
Öfkem, içimdeki kırıklıkla birleşti ve yanağına sert bir tokat attım. Başı yana düştü; şaşkınca bana baktı.
"Seni kıracak bir şey mi söyledim?" diye kekeledi.
"Evet! Bunu söylemek için bugünü mü bekledin? Gökçe’yle biz ne zamandır bunu bekliyoruz haberin var mı? Ama o artık yok!" Tekrar öfkeyle ona vurmaya başladığımda ellerimi bileklerimden tutup canımı acıtmadan arkamda birleştirdi.
Aramızdaki mesafe tamamen kapandığında, dünyamı tepetaklak edecek o cümleyi kurdu:
"Gökçe ölmedi, o yaşıyor!"
Dilim tutulmuş gibi yüzüne baktım. "Ne?.."
"Her şeyi anlatacağım ama burada olmaz eve gidelim."
Beni ne zaman mezarlıktan çıkardı, arabaya ne zaman bindirdi anlayamadım. Zihnimde sadece o cümle dönüp duruyordu: "Gökçe ölmedi, o yaşıyor."
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Pars, laptopun kapağını kapatıp çalışma masasından kalktı. Masanın üzerindeki muştayı alıp parmakları arasında çevirirken açık balkon kapısından dışarı çıktı.
Ormanın zifiri karanlık manzarasını izledi. Gökyüzü de yeryüzü kadar karanlıktı. Her şey kapkaraydı ve Pars buna alışıktı; o, bu karanlığı zaten içinde taşıyordu.
Telefonu çalınca cebinden çıkardı. Arayanın kim olduğunu biliyordu, bekletmeden cevapladı. "Abi, Polat Bey’i konakladığı otelden aldık. Düşündüğümüz gibi zorluk çıkarmadı. Nereye götürelim?"
Pars, Boran’ın sorusuyla muştaya parmaklarını geçirdi. "Bana getir." Telefonu kapatıp elindeki muştayı avucunun içinde sıktı.
İhanet eden kim olursa olsun, bedelini bir şekilde ödemeliydi.
Boran, Polat’ı kolundan tutup arabadan indirdiğinde adamın gözleri ve elleri bağlıydı. Pars, Gökçe’yi bodrum kattaki odadan üst kattaki odalardan birine taşımıştı; bodrumda artık Polat’ı ağırlayacaktı.
Pars, merdivenlerde oturmuş elindeki içkiyi yudumlarken Boran, Polat’la birlikte içeri girdi. Boran başını çevirdiğinde Pars’ı gördü. "Abi..." Tam konuşacakken Pars, bardağını dudaklarına götürdü ve işaret parmağını dudağına yaslayarak onu susturdu.
Polat, ortamdaki sessizliği hissetmiş gibi bağırdı: "Pars! Ne bu saçmalık, aç şu gözlerimi!" Cevap alamayınca tekrar feryat etti: "Beni de mi öldüreceksin? Kardeşini öldürecek kadar gözün döndü mü?"
Pars’ın dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. Boran’a eliyle onu götürmesi için işaret verdi. Polat, merdivenlerden indirilip gözden kayboluncaya kadar bağırmaya devam etti.
Tüm bunlar olurken üst katta, serumların etkisiyle uyutulan Gökçe sesleri duyarak uyandı. Kaşları huzursuzlukla çatılırken aşağıda bağıran adamı dinledi. "O adam Pars’ın kardeşi miydi? Kardeşini mi öldürecekti?" Kafasındaki sesler susmuyordu.
Gökçe yatağında bacaklarını karnına çekerek kendine sarıldı. "Pars Soykan nasıl bir adam?" diye geçirdi içinden. Ondan gerçekten korkuyordu.
Bir süre sonra köşkteki tüm sesler kesildi; geriye sadece ağır, tekinsiz bir sessizlik kaldı.
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Gökçe Aksoy...
Hayat, ancak sevdiğimiz insanların yankısında anlam kazanan sessiz bir serüvendir. Varlığımızın o ağır yükünü sadece paylaşılan sevgi hafifletir; çünkü yanımızda sevdiklerimiz yoksa, dünya ne kadar kalabalık olursa olsun içimizdeki boşluk o kadar derinleşir.
Yaşamı yaşanır kılan şey sadece nefes almak değil, bir gönülde sarsılmaz bir yer bulmaktır. Bizler; paylaştığımız kahkahalar ve biriktirdiğimiz şefkatle, o yıldızsız ve dilsiz boşluğu sıcak bir yuvaya dönüştürürüz.
Hayattaki en önemli felsefem hep bu olmuştu. Ancak kaderin cilvesi şu ki; ben hep en çok inanıp güvendiğim ve en derinden sevdiğim şeylerle sınanmıştım.
O adamla konuştuktan sonra... Onun anlattığı her şey, beni o alevlerin içindeki yangından çok daha büyük bir yıkıma sürüklemişti.
Tam olarak ne yaptığımı, nasıl tepki verdiğimi hatırlamıyorum; zihnim bir süre sonra o ağır yükü taşıyamayıp kendini tekrar karanlığa teslim etmişti.
Gözlerimi yeniden araladığımda aynı odadaydım. Fakat bu uyanış çok kısa sürdü, bilincim bir kez daha o puslu karanlığa yenik düştü.
Aradan kaç gün geçti, zaman nasıl aktı bilmiyorum. Göz kapaklarımı zorlukla tekrar araladığımda, kendimi ilkine göre çok daha aydınlık ve ferah bir odada buldum.
Başımı yavaşça yana çevirip sol tarafımdaki geniş pencereye baktım. Güneş, ince tülün ardından sızarak içeriye dolmuştu. Işık gözlerimi kamaştırdı, canımı yaktı ama bakmaya devam ettim.
Ne zamandır buradaydım hiçbir fikrim yoktu fakat fiziksel olarak ilk uyanışıma göre daha iyi hissediyordum.
Elimi gayriihtiyari başıma götürdüğümde sargının hala yerinde durduğunu fark ettim; garip bir şekilde artık acı hissetmiyordum.
Diğer kolumu kaldırmaya çalıştığımda, üzerime çöken o ağır uyuşuklukla birlikte serumun takılı olduğunu gördüm.
Bakışlarım serum torbasına kaydı; içinden damla damla süzülen şeffaf sıvı, sanki zamanın kendisiydi ve her damlası beni bu odanın sessizliğine biraz daha hapsediyordu.
Gözüm yatağın başucundaki cihaza takıldı. Ekranın üzerinde hızla sola doğru zikzaklar çizen yeşil çizgiyi izledim. Nabız atışlarımın ritmik sesi kulaklarımda uğulduyordu. Normalde hayatta olduğumun kanıtı olan bu ses, şimdi sadece bir kronometre gibiydi; tükenişimin sesli bir kanıtı. O adamın, Pars’ın zihnimde yankılanan zehirli sözleri, duyduğum bu yaşam belirtisinin tüm anlamını yerle bir ediyordu.
“Seni gömdüler Gökçe.”
Zihnimdeki bu cümle, damarlarımda dolaşan o soğuk ilaçtan daha çok donduruyordu içimi.
Pencereden sızan güneş ışığı odadaki toz zerrelerini dans ettiriyordu. Dünya dışarıda tüm canlılığıyla dönmeye devam ediyordu ama benim dünyam o yangın dumanlarının arasında asılı kalmıştı.
Gerçekten o mezar taşında benim ismim mi yazıyordu?
Asaf, o toprağı gerçekten benim üzerime mi atmıştı?
Gözyaşlarımın yanağımdan süzülüp yastığa ulaştığını, ancak sıcaklığını hissettiğimde anladım.
Tam o sırada, odanın ağır ahşap kapısının kulpu yavaşça döndü. Kalbim, o ritmik cihazın çizgilerini altüst edecek bir hızla çarpmaya başladı.
İçeri giren kişinin o olduğunu anlamam için yüzünü görmeme gerek yoktu; odadaki hava aniden ağırlaşmış, güneşin sıcaklığı yerini buz gibi bir tekinsizliğe bırakmıştı.
Pars, elinde bembeyaz zambaklarla içeri girdi. Adımları o kadar sessizdi ki, sanki yer çekimine bile meydan okuyordu. Yatağımın ucuna geldiğinde durdu. Gözleri, yavaşça yüzümde gezindi.
"Güneş bugün senin için doğdu, minik serçe," dedi, çiçeği komodinin üzerindeki vazoya bırakırken. Sesi, bir celladın son tesellisi kadar yumuşaktı.
"Nasıl hissediyorsun?"
Cevap vermek istedim ama sesim boğazımda kuru bir hıçkırık gibi düğümlendi. Ondan nefret etmem gerekiyordu; beni kaçırdığı, beni bu devasa yalanın içine hapsettiği için...
Ama içimde sadece devasa bir boşluk ve Asaf’ın mezarımın başında diz çöktüğü o görüntünün yarattığı amansız bir sızı vardı.
Pars, yatağın kenarına ilişti. Soğuk parmakları, sargılı olan alnıma doğru uzandığında geri çekildim. Bu hareketimle yüzündeki o sahte nezaket, anlık bir gölgeyle karardı.
"Benden korkmana gerek yok Gökçe," diye fısıldadı, eğilip gözlerimin tam içine bakarak.
"Dışarıdaki dünya seni çoktan unuttu. Orada artık senin için bir yer yok. Ama burada... Burada benim gölgemin altında yerin var. Ve artık senin tek yerin burası. " birazdaha eğilerek dudaklarını kulağıma yaklaştırdı nefesini tenimde hissetmek içimde bir anda korkunun şahlanmasına sebep oldu.
"Sen kusursuz birisin minik serçe ve ben kusursuz olan her şeye bayılırım senin gibi birini de benden başka kimse bu kadar kusursuz koruyamaz." dedi fısıltıyla ve benden uzaklaşıp ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirip üsten üsten yüzüm de gezdirdi gözlerini.
Dudaklarımı zorlukla araladım. "Asaf..." dedim, sesim çatlak ve bir feryat kadar güçsüzce çıktı. "O... o beni asla bırakmaz."
Pars’ın dudaklarında, merhametten fersah fersah uzak bir gülümseme peydah oldu. "Asaf, senin yasını tutmayı çoktan bitirdi Gökçe. O şimdi, senin bıraktığın boşluğu yeni nefretlerle dolduruyor. Seni kurtarmaya gelmeyecek çünkü artık sen herkes için bir ölüsün."
Yalan söylüyordu. Ruhumun en derinlerinde bir yer, onun bir yalancı olduğunu haykırıyordu. Ama kolumdaki o serum, zihnimdeki o bulanıklık ve Pars’ın o sarsılmaz özgüveni; yavaş yavaş beni bu karanlık gerçeğe teslim olmaya zorluyordu. Kapana kısılmıştım; ve bu kez kaçmam gereken yer bir yangın değil, Pars’ın zihnime ördüğü o labirentiydi.
" Bunu neden yapıyorsun ? " göz yaşlarım şakaklarımdan damla damla akıyordu. İçimde bir yangın vardı ruhumun yanışını hissediyordum.
Pars’ın az önceki o eğlenen hali bir anda yerini durgun bir denizin sakinliğine bıraktı. Gözleri şakaklarımdan akan göz yaşlarıma takılı kaldı. Kaşlarının ortasında varla yok arası bir çizgi oluştu. " Ağlamandan hoşlanmıyorum." dedi dalgınca
Bu adam az önce ki adamdan çok başka biriydi artık. Pars’ın o "eğlenen" maskesinin altından çıkan bu ani durgunluk, odadaki havayı bir anda ilkine göre daha soğuk bir havaya soktu.
Az önce kulağıma zehir saçan adam gitmiş, yerine kendi zihninde kaybolmuş, yaralı bir çocuğun gölgesini taşıyan yabancı bir ruh gelmişti.
Gözyaşlarım şakaklarımdan süzülürken Pars, hiçbir şey söylemeden elini kaldırdı. Parmak uçları, tenime değecek kadar yaklaştı ama dokunmadı; sanki dokunursa o kusursuzluk bozulacakmış gibi tereddüt etti.
"Ağlamandan hoşlanmıyorum," diye fısıldadı tekrar, sesi bu kez bir emirden çok, bir itiraf gibiydi. "Çünkü gözyaşları gerçektir Gökçe. Ve ben gerçek olan her şeyden nefret ederim. Sahtelik güvenlidir, kurgu kusursuzdur... Ama bu..." Eliyle yüzümü işaret etti. "Bu çok fazla insanca. Seni asıl öldürecek olan şey bu."
Birden kendine gelmiş gibi silkelendi. Bakışlarındaki o dalgın bulutlar dağıldı, yerini yeniden o keskin ve karanlık Pars Soykan ifadesine bıraktı. Yataktan ağır adımlarla uzaklaştı, az önce bıraktığı bembeyaz zambağa bir anlık tiksintiyle baktı. Odadan çıkarken kapıyı ardından yavaşça kapattı.
Dudaklarım titreyerek hafifçe büküldüğünde, içinde bulunduğum o dipsiz çaresizlik, gözyaşlarımı benden bağımsız bir isyana sürükledi. Şakaklarımdan süzülen her damla, sanki ruhumda yanan o devasa yangını söndürmek için nafile bir çabayla akıyordu.
Bu karanlık serüvenin sonu nereye varacaktı, bu labirentin çıkışı ölüm müydü bilmiyorum; ama içimde bir yerlerde o eski, korkusuz Gökçe uyandı.
Canım pahasına da olsa, sevdiklerimi ve ailemi bu adamın zehirli kötülüğünden koruyacaktım. Pars beni bir "serçe" olarak görebilirdi ama unutuyordu; en küçük kuşlar bile yuvalarını korumak için gökyüzünü ateşe verebilirdi.
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Pars Soykan, elindeki ıstakanın ucunu törpülemeyi bırakıp masaya doğru eğildi.
Istakayla nişan aldığı topa vurduğunda; top yuvarlanıp diğer tüm toplara çarparak onları dağıttı ve delikten iki top girdi.
Pars’ın dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. Gözlerini, karşısında korku dolu bakışlarla kendisine bakan adama dikti.
Adamın elleri hem korkuyla titriyor hem de kullandığı maddenin yoksunluk etkisini yansıtıyordu; alnında boncuk boncuk terler birikmişti.
Pars, kapının önünde ellerini arkasında bağlamış kendisine bakan sağ kolu Boran’a başıyla işaret verdi. Boran, önünde duran adamı ensesinden tutup yürümesi için ittirdi ve bilardo masasının yanındaki sandalyeye sertçe oturttu.
Pars, kenardaki sandalyeyi peşinden sürükleyerek kendisine korkuyla bakan adamın karşısına çekti. Sandalyeye ters bir şekilde oturup kollarını yasladı; elinde tuttuğu ıstakanın ucuyla adamın ayağına baskı uyguladı.
"Söylesene Boran, biz bize ihanet edenlerin cezasını nasıl kesiyoruz?" Pars’ın gözleri, hâlâ kendisine korkuyla bakan adamın üzerindeydi.
"Böcek gibi ezerek Pars Bey." Boran'ın cevabıyla Pars, ıstakayı adamın ayağına daha sert bastırdı. Adam korkuyla atıldı:
"B-ben ihanet etmedim, yemin ed—"
"Şşşt..." Pars’ın uyarısıyla adam daha çok titremeye başladı.
"Sana konuşman için izin vermedim, küçük Barlas." Istakayı adamın ayağından çekip bu defa çenesinin altına yasladı.
"Kendi yediği kaba pisleyen, ekmek yediği adama ihanet eden birisin sen. Bana ihanet etmiş olman şaşıracağım bir durum mu sanıyorsun?"
Adam korkuyla solurken Pars devam etti: "Abini senden önce gebertecektim ama kurtulmuş. Şimdi düşünüyorum da, iyi ki kurtulmuş."
Boran duyduğu şeyle şaşırarak bir an patronunun yüzüne baktı. Pars ise gözlerini, karşısında merak ve korkuyla bakan adamdan bir an bile ayırmıyordu.
Adam ilk defa bu kadar net ve yüksek bir sesle konuştu: "Abimi sen mi vurdun?"
"Evet," dedi Pars ve ekledi: "Ama o yaşamayı başardı. Senin ihanetini öğrendiğinde ise 'keşke ölseydim' diyecek. Yani anlayacağın; Murat senin ihanetini öğrendiğinde, bir taşla iki kuş vurmuş olacağım."
"Abimi bu işe karıştırmayacaktın!" Tufan Barlas öfkeyle oturduğu yerden kalkmaya çalıştığında, Boran omzuna bastırarak ona engel oldu.
"Ben değil, abin benim peşime düştü ve karşılığını aldı. Senin ihanetinin karşılığını da abine bırakıyorum."
Pars oturduğu sandalyeden kalkarken, son kez Tufan’ın gözlerinin içine tepeden bir bakış attı.
"Seni kendi ellerimle öldürmediğim için şükretmelisin."
Istakayı bilardo masasının üzerine fırlatır gibi bırakırken başıyla Boran’a işaret verip odadan çıktı.
Boran, Tufan’ı ensesinden tutup kaldırdı. "Yürü bakalım, seni adresine teslim etmenin vakti geldi," dedi.
Tufan Barlas, içindeki korku ve acıyla şoka girmişti. Abisinin yüzüne nasıl bakacaktı, ona ne söyleyecekti? Sarsak adımlarla kendi sonuna doğru yürüdü.
Boran, Tufan’ı hırpalayarak dışarıdaki siyah minibüse doğru sürüklerken, Pars çoktan kendi aracına binmiş, torpidodan çıkardığı metal tabakasından bir dal sigara yakmıştı.
Parmaklarının arasındaki gümüş çakmağın kapağını kapatırken çıkan o keskin metalik ses, gecenin sessizliğinde yankılandı.
Gözlerini direksiyonun üzerindeki ambleme dikti. Zihninde Murat Barlas’ın vurulduğu o anın görüntüsü belirdi.
Murat güçlü bir adamdı, Asaf'a olan sadakatiyle bilinirdi ama kardeşi... Kardeşi tam bir zayıf halkaydı. Pars, ihanetin kokusunu kilometrelerce öteden alırdı.
Telefonu titredi. Ekranda "Boran" yazısını görünce bekletmeden açtı.
"Abi, dosyayı gönderdim. Bizde adrese varmak üzereyiz."
Pars, ciğerlerine çektiği dumanı ağır ağır dışarı bıraktı. "Güzel, bekle önce kardeşinin ihanetinin belgesi eline ulaşsın." dedi sesi buz gibi bir tınıyla.
"Sonra bırakın birbirlerini parçalasınlar. Murat’ın kardeşinin ihanetini öğrenince vereceği tepkiyi izlemek, çok keyifli olurdu ama bu zevki sana bırakıyorum."
"Anlaşıldı Abi. Başka bir talimatın var mı?"
"Eve geçiyorum. Yarın sabah erkenden şirkette ol. Şu liman sevkiyatı meselesini artık kökten çözmemiz gerekiyor."
Telefonu kapatıp fırlatır gibi yan koltuğa attı. Arabayı çalıştırdığında motorun hırıltısı otoparkın duvarlarında yankılandı.
Pars Soykan için gece daha yeni başlıyordu. İhanet edenlerin hesabı dürülmemişti henüz, asıl satranç tahtası henüz kurulmamıştı.
Kafasındaki o büyük planın bir sonraki hamlesini düşünürken, dudaklarında o tehlikeli gülüş yavaşça kayboldu.
Arabayı çalıştırıp gaza bastı. O ihanetin kokusunu alırdı şimdi kendi kardeşinin ihanetinin hesabını soracaktı.
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Murat hâlâ Asaf’ın o gizli evindeydi. Toparlanmıştı ama Asaf bir süre işlerini buradan yürütmesini istemişti. Uyanalı dört gün olmuştu ama hızla işinin başına dönmüştü.
Asaf ne kadar dinlenmesi için ısrar etse de bu kadar yatmak bile onun gibi bir adam için fazlaydı. Hem Asaf böyle bir cehennemin içindeyken onu yalnız bırakamazdı.
Eğer o adamın, Polat Soykan’ın söyledikleri doğruysa Gökçe yaşıyordu ve onu kurtarmak için elinden ne geliyorsa yapacaktı.
Kanepede oturuyordu; hemen masanın üzerindeki laptoptaki işleri ve gizli dosyaları kapatıp yeniden şifreledi.
Oturmaktan ağrıyan belini geriye doğru esnetirken birden Tufan geldi aklına. İçinden, "Eşek herif," diye geçirdi. Üç gün önce yanına gelmişti; vurulduğunu öğrenince deliye dönmüş, koca adam ağlamıştı ama o günden beri bir kez bile arayıp sormamıştı.
Murat’ın bir anda içinde bir huzursuzluk baş gösterdi. Masanın üzerindeki telefonunu alıp kardeşini aradı. Telefon uzun uzun çaldı ama açılmadı. Telefonu sıkıntıyla masaya bırakmıştı ki bir bildirim geldi.
"Tufan’dan," diye düşünerek rahat bir nefes verip mesajı açtığında, tanımadığı bir numaradan gelen bir dosya olduğunu gördü.
Kaşlarını çatarak telefonu eline aldı. Dosyayı indirdiğinde, karşısına çıkan ilk şeyler yüksek çözünürlüklü fotoğraflardı.
Ekranı kaydırdıkça nefesi kesildi. Öz kardeşi Tufan; Asaf’ın en gizli sevkiyat güzergâhlarını, depoların giriş-çıkış saatlerini ve güvenlik zafiyetlerini Pars’ın adamlarından birine teslim ederken çekilmişti.
Görüntüler o kadar netti ki, Tufan’ın yüzündeki o suçluluk karışımı korku bile seçilebiliyordu.
Ardından bir ses dosyası belirdi altında. Murat, titreyen parmaklarıyla dosyaya dokundu. Kayıt, hafif bir cızırtıyla başladı; ardından Tufan’ın o korku dolu ama teslim olmuş sesini duydu. Karşısındaki ses ise Boran’a aitti; o buz gibi, manipülatif ve alaycı ses...
Boran: "Anlat Tufan. O gece, doğum günü partisinde koruma düzeni nasıl olacak?"
Tufan (Sesi titreyerek): "Abi yapamam... Murat abim orada, o gece her şeyden o sorumlu."
Boran: "Abini gerçekten düşünüyorsan borçlarını kapatmamıza izin verirsin küçük Barlas. Yoksa yarın sabah kapına dayanan adamlar seni değil, abini hedef alır. Seçimini yap."
Tufan (Derin, çaresiz bir nefes alış): "Tamam... Tamam, anlatıyorum. Çok kalabalık olmayacağımız için sadece birkaç koruma olacak; yerlerini oraya gidince mesaj atarım. Arka taraftaki kameraların kör noktasını biliyorum; jeneratör dairesinin yanındaki küçük kapı... O kapının kilidini o akşam ben açık bırakacağım."
Boran (Memnuniyet dolu bir sesle): "Aferin sana."
Tufan (Telaşla ekleyerek): "Bu arada... Asaf’a ya da bir başkasına dokunmayacağınıza söz verdiniz! Sadece korkutup Asaf’a bir ders verecektiniz... Söz verdiniz!"
Boran (Alaycı bir gülüşle): "Tabii Tufan, tabii... Sadece bir ders. Şimdi git ve o kapıyı açık bırak. Aksi takdirde abinin kanı senin ellerine bulaşır."
Yediği kurşundan daha ağır geldi tüm bunlar. Kardeşi... Kendi elleriyle besleyip büyüttüğü, ona abiden daha fazlası; ana baba olduğu kardeşi onu sırtından vurmuştu.
Buna inanamıyordu. Bu gerçek miydi?
Ayağa kalkacakken bir an dengesini kaybedip sendeleyerek kalktı oturduğu yerden.
Kardeşi, onları bu cehennemin içine atan adamın elini sıkmış, ona köstebeklik yapmıştı.
Murat’ın gözleri bir anda kan çanağına dönmüştü. Yüzü kıpkırmızı olmuş, boynundaki damarları şakaklarına kadar şişip patlayacak gibi olmuştu.
Tam bu sırada evin önüne bir araba geldi. Gelen kişi Asaf'tan başkası değildi. Asaf arabasından inip eve girdi. Salona geçtiğinde Murat’ı öylece ayakta durmuş, elindeki telefona bakarken gördü.
Geldiğini hâlâ fark etmediğini anlayınca kaşlarını çatarak ona doğru yürürken seslendi: "Murat!"
Murat, bir anda duyduğu sesle kendine gelir gibi silkelenip başını kaldırdı ve Asaf'la göz göze geldi.
Asaf, Murat’ın yüzünün aldığı hali görünce endişeyle birkaç adım daha yaklaşıp onu kollarının iki yanından tuttu: "Kardeşim, iyi misin?"
Murat, boğazına düğümlenen gerçeklerle öylece Asaf’ın gözlerine baktı. Suçlulukla bir an gözlerini kaçırdı. Sanki Tufan’ın ihanetine kendisi de ortakmış gibi utandı karşısındaki adamdan.
Asaf daha da endişelendi, gözleri kısa bir an Murat’ın elindeki telefona kaydı. "Ne oluyor oğlum? Kötü bir haber mi aldın?" dedi.
Murat tek kelime etmedi; telefonunu titreyen eliyle Asaf'a uzatırken Asaf önce telefona, sonra Murat'a baktı ve telefonu alıp ihanetin belgelerine tek tek baktı.
Murat, Asaf’ın yüzüne bakarken sanki dünyanın tüm yükünü omuzlarına bırakmışlardı.
Kardeşi için tüm dünyayı karşısına almaktan bir an bile tereddüt etmeyecek olan adamın omuzlarına; kardeşi, tüm dünyanın yükünden ağır bir yük yüklemişti.
Asaf telefondan başını kaldırıp mimik oynamayan yüzüyle Murat’a baktı.
İki can kardeş göz göze geldi.
Murat suçlulukla gözlerini kaçırdı. "Keşke ölseydim," dedi içinden.
Murat içine doğru yıkılıyordu; en büyük yıkımı içinde yaşıyordu ama dışarıdan da Asaf onun yıkılışını görebiliyordu.
Murat başını çevirdiğinde masanın üzerindeki silahını gördü. Sarsak adımlarla, hiçbir şey söylemeden silahı namlusundan sıkıca tutup Asaf'a uzattı. Zaman sanki ağırlaşmıştı..
Düğümlenip duran boğazından kelimeleri zorlukla çıkarttı: "Beni bu utançtan kurtar," dedi.
Asaf tepki vermedi. Sadece kısa bir an namluya baktı. O silahla kaç kez birbirlerinin sırtını korumuşlardı...
"Beni de onu da o çukurdan sen çekip aldın," diye devam etti Murat, sesi artık bir feryat gibiydi. "Bize aile oldun, ekmeğini böldün. Ama ben... Ben koynumda bir yılan beslemişim. Görmeliydim Asaf. Ben bunu bilmeliydim!"
Asaf’ın yüzüne bakmaya gücü yetmiyordu. "Seni dışarıdaki bin tane düşmandan korudum da, kendi ellerimle büyüttüğüm o hainden koruyamadım. Sık kafama Asaf! Bitir bu azabı!"
Asaf hâlâ tepkisizce Murat’a bakıyordu. En sonunda elinde ihanetin belgeleri olan telefon parmaklarının arasından bıraktı. Telefon düştüğünde bu gürültülü sessizlikte tok bir ses bırakırken Asaf’ın parmakları silahı kavradı.
Murat, Asaf’ın önünde dizlerinin üzerine çöktüğünde; Asaf’ın içindeki fırtına artık dindirilmez bir noktadaydı. Bu sadece bir bilgi sızdırma değildi; bu, Asaf’ın "kardeşim" dediği adamın, en kutsal bildiği canıyla, Gökçe’yle kumar oynamasıydı. Asaf silahı kavradı, Murat namluyu kendi alnına dayayıp elini çekti.
"Sana beni affet diyemem," dedi Murat. "Ama şunu bil; ben sana asla ihanet etmem sırtından vurmam. Ama kendi ellerimle büyüttüğüm, analık babalık yaptığım o çocuk sana sırtını dönmüşse, bunda en büyük günah benimdir. Ona şerefi, ekmek yediği eli öpmeyi öğretemediysem suçlu benim. Bu ihanetin bedelini ilk ben ödemeliyim. Sık kafama!"
Derince yutkundu.
"Bu ihanetin suçlusu benim. İlk benim kafama sık."
Asaf’ın kaşları çatılırken parmakları silahı daha sıkı kavradı.
Zihni kısa bir an onu Murat’la ilk karşılaştığı ana götürdü.
Asaf on sekiz yaşında genç bir delikanlıydı. Babası Adnan Altuğ’un hemen yanındaki sandalyede oturuyordu; ilk defa babasıyla bir iş toplantısına katılıyordu.
Büyük, şık bir restoranın ortasına kurulmuş büyük masada otuza yakın iş adamıyla oturuyordu. Başını çevirip babasına hayran gözlerle baktı. Babası gibi büyük bir iş adamı olacaktı.
Dedesi Cevher Altuğ hep bunu söylerdi: "Bir gün benim babana bıraktığım o koltukta sen oturacaksın, bu masadan bu işleri sen yürüteceksin." Asaf, babası gibi büyük bir adam olmak istiyor ama yinede bu koltukta hep babasının oturmasını istiyordu.
Adnan Altuğ kendisine bakan oğluna kısa bir bakış atıp hafifçe tebessüm etti.
Asaf, masaya yaklaşan kendi yaşlarındaki garsonla bakışlarını babasından çekti. Garson çocuk tepsideki içeceği Asaf’ın önüne bıraktığında, "Afiyet olsun efendim," dedi.
Asaf başını çevirip garsonla göz göze geldi. "Teşekkür ederim," dedi.
Garson çocuk bir an şaşırdı; bu zamana kadar çok az kişi ona teşekkür etmişti. Hele ki böylesine zengin, yüksek kesimli insanlar başını çevirip yüzüne bile bakmazdı.
Asaf çocuğun şaşkınlığını fark ederek bir anda aklına gelen o soruyu sordu: "Kaç yaşındasın sen?" Çocuk daha da afallarken, Asaf’ın onu merakla izleyen gözlerine bakarak, "On sekiz efendim," dedi.
Asaf, çocuğun yakasında yazılı olan ismine baktı: "Murat Barlas." Garson çocuk adını duyduğunda bir anlık şaşırsa da hemen toparladı.
"Adın bu demek," dedi Asaf. Garson hemen onayladı: "Evet efendim."
Murat’ın gözü kısa bir an dışarıdaki tekneye takıldı. İçeriye doğru silahını nişan almış adama farketti.
Gözleri karşısında ona bakan Asaf’a kaydı ve tekrar o silahını nişan almış adama baktığında adam tetiğe bastı. Her şey bir anda gerçekleşmişti.
Murat, daha birkaç dakikadır tanıdığı adamın önüne geçip sırtını ona siper ettiğinde, o ıslık sesiyle birlikte kürek kemiklerinin arasında bir sızı hissetti.
Restoranın içinde bir kargaşa koptuğunda silahlar çekildi ve barut kokusu mekânı kapladı.
Asaf ile Murat o an göz göze geldi.
İlk o gün can kardeşi oldular.
Asaf gibi Murat da aynı anının içinde kaybolurken Murat geçmişten sıyrılıp Asaf’a seslendi: "Titremesin elin, sık Asaf!" dedi.
Zaman o odada genleşti, ağırlaştı. Asaf’ın sesi, silahın mekanik sesinden bile daha sert çıktı:
Asaf, dişlerini birbirine kenetleyerek silahı Murat’ın alnına daha sert bastırdı. "Biliyor musun Murat..." dedi, sesi derinden gelen bir uğultu gibiydi. "Tetik çekmek kolaydır. Zor olan, bu enkazın altında nefes almaya devam etmektir. Sen ölürsen, bu günahı temizlemiş mi olacaksın? Yoksa beni bir kez daha mı yalnız bırakacaksın?"
"Sen beni vurmazsın da ben seni vurur muyum lan! Kan bağımız yok diye kardeş değilmiyiz? Biz can bağıyla bağlanıp kardeş olmadık mı!"
Asaf silahı aniden geri çekip masanın üzerine sertçe fırlattı. Silahın ahşap yüzeye çarparken çıkardığı ses, Murat’ın içinde bir yerleri parçaladı.
"Diz çökmeyi bırak," dedi Asaf emir verircesine.
Murat, altında ezildiği bu suçlulukla ağır ağır kalktı ama başını kaldırmadı.
"Kaldır o başını! Tufan sadece bana değil, sana da ihanet etti. Senin gibi şerefli bir adamın kardeşi olmayı başaramadıysa bu onun utancı olmalı."
Asaf arkasını dönüp pencereye doğru yürüdü. Dışarıdaki karanlığa bakarken ellerini cebine attı.
"Pars o şerefsiz, bu hamleyi beni yıkmak için yaptı. Seni kendi ellerimle öldürmemi istiyor. Eğer şimdi tetiği çekersem Pars kazanır, biz kaybederiz. Ve ben senin gibi şerefli bir adamı kaybetmem. Sen benim kardeşimsin."
Murat’ın omuzları çökmüştü ama bakışlarındaki o boşluk yerini saf bir kine bırakmaya başlıyordu. "Ne yapmamı istiyorsun?" diye sordu kısık bir sesle.
Asaf ona bakmadan cevap verdi: "Bu ihanetin bedelini sana bırakıyorum. İster nefesini kes, istersen 'kardeşimdir, yapamam' diyerek onu affet. Ben, sen ne karar verirsen arkanda duracağım."
Murat duyduklarının altında mümkünmüş gibi biraz daha ezilirken, bahçeye Tufan’ın arabasının girdiğini gördü Asaf.
Murat da kardeşinin varlığını hissetmiş gibi başını pencereye çevirdi.
Asaf salondan çıkarken son kez konuştu: "Verdiğin karar her ne olursa olsun, bu aramızdaki güveni zedelemeyecek."
Murat, Asaf’ın her sözüyle ölümden beter oluyordu. Asaf salondan çıktığında Murat ağır adımlarla silahına doğru yürüdü. Yürümek hiç bu kadar zor gelmemişti. Titreyen eliyle silahını kavradı.
Ne zaman salondan bahçeye çıkmıştı, hatırlamıyordu. Zaman algısını yitirmeye başlamıştı. Başını silahından kaldırıp arabanın içinde ona bakan kardeşiyle göz göze geldi.
Tufan korku ve utançla arabanın kapısını açtı. Abisinin halinden, ihanetin öğrenildiği belli oluyordu. Kalbi korkuyla çarpmaya devam ederken geri adım atmadı; arabadan inip abisine doğru yürüdü ama yüzüne bakamıyordu.
Etraftaki korumalar ne olduğunu anlamaya çalışır gibi onlara bakıyordu. Murat, içindeki acıyla harmanlanmış öfkeyle bağırdı:
"Ben seni şerefsiz ol diye, beni sırtımdan vur diye mi büyüttüm lan!"
Tufan, abisinin sesiyle daha da titredi. Kullandığı maddenin yoksunluğu vücudunu ele geçirmişti; alnından boynuna doğru terler boncuk boncuk akıyordu. Sık sık nefes alıp veriyordu.
Murat silahını kaldırıp kardeşine doğrulttuğunda Asaf onları izliyordu.
"Konuş lan!"
Murat’ın bağırışıyla Tufan zorla konuştu:
"B-ben isteyerek yapmadım abi..." Omuzları sarsılarak ağlamaya başladığında abisinin kendine doğrulttuğu silahı gördü.
"Ben bu illetten kurtulamadım abi. O adam da içinizdeki en zayıf halka olarak beni seçti, beni o bataklığa çekti." Tufan bunu söylerken bacakları onu daha fazla taşıyamaz gibi oldu ve olduğu yere çöktü.
"Asaf abinin de senin de hakkınızı ödeyemem. Yaptığım affedilir değil biliyorum ama bilerek, isteyerek kimsenin canını yakmadım."
"O adam benden sadece küçük bilgiler istiyordu. Gökçe ablanın öleceğini bilmiyordum!"
Murat’ın gözünden bir damla yaş yere düştüğünde, az önce öfkeyle doğrulttuğu silah şimdi o kurşunu sıkacak olmanın verdiği ağırlıkla titriyordu eli.
Tufan ise dizlerinin üstünde abisine bakıyordu. Murat kardeşine bakarken bir an onun sekiz yaşındaki halini gördü.
Silahı tutan eli titrerken, o sekiz yaşındaki çocuk şimdi üç yaşındaydı...
O üç yaşındaki Tufan, Murat’a bakarak gülümsedi ve dilinin döndüğünce "Baba," dedi.
Murat’ın acıyla kalbi titrerken silahını yavaşça indirdi, gözlerini sıkı sıkı kapattı. Gözyaşları sakallarına karışırken silahı kendi kafasına yasladı.
"A-abi dur!"
Tufan korkuyla oturduğu yerden kalkarak abisine doğru bir adım attı.
Murat gözlerini açtığında eliyle kardeşini durdurdu. "Beni çekip vursan bundan daha ağır gelmezdi oğlum," dedi.
Murat, kardeşine sıkamadığı kurşunu kendine sıkacaktı. Asaf’ın yüzüne artık bakamazdı.
Tam o anlarda onları uzaktan dürbünle izleyen Boran, hemen Pars’ı aradı: "Abi, Murat o kurşunu kardeşine değil kendine sıkacak, ne yapalım?"
Pars, duyduklarının ağırlığıyla elini yavaşça sakallarında gezdirdi. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir tereddüt vardı; sadece stratejik bir soğukkanlılık hüküm sürüyordu.
"Hiçbir ihanet bedelsiz kalmamalı," dedi, sesi bir celladın hükmü gibi yankılandı telefonda. "Madem onlar kendi kanlarını temizleyemiyor, o zaman onların yerine de intikamı biz alırız."
"Onun yapamadığını sen yapacaksın. Sen ondan önce davran ve Tufan’ı indir. İhanetin kökü daha fazla derinleşmeden söküp atılmalı."
Boran aldığı emirle dürbünden Tufan’ı nişan aldı.
Murat’ın eli şimdi titremiyordu. Kendi kafasına sıkacaktı.
Kardeşinin kendisine korkuyla bakan gözlerine bakarak tam tetiğe basacakken, o on sekiz yaşında duyduğu ıslık sesinin aynısını tekrar duydu ve Tufan’ın sırtına bir kurşun saplandı.
Tufan’ın bedeni, kurşunun şiddetiyle Murat’a doğru savruldu. Murat, dünyası başına yıkılmadan saniyeler önce, kardeşinin cansızlaşmaya başlayan bedenini yere düşmeden yakaladı.
O an ortalık bir anda cehenneme döndü; korumalar silahlarını çekip her yöne kontrolsüzce ateş etmeye başladılar.
Murat, Asaf’ın ne ara yanına siper aldığını fark etmemişti bile. Asaf, onları gövdesiyle koruyup bir yandan karşı ateşe devam ederken, bir yandan da boğazını yırtarcasına adamlarına emirler yağdırıyordu.
Murat’ın bakışları ise sadece kollarının arasında, yüzüstü yatan kardeşine kilitlenmişti. Tufan’ın sırtındaki delikten sızan kan, Murat’ın ellerine bulaşmıştı.
Elindeki silahı bir kenara fırlatıp titreyen elleriyle kardeşini çevirdi. Tufan, acıyla parlayan gözlerini abisine dikmişti. Nefes almaya çalışırken göğsü hırıldıyor, dudakları titreyerek fısıldıyordu: "A-abi..."
Murat, şoka girmiş bir halde kardeşinin solan yüzüne baktı. "Canım acıyor abi," dedi Tufan. Sesi, bir çocuk masumiyetiyle sarsılıyordu.
Murat, dizlerinin üzerinde kardeşini göğsüne bastırırken Tufan, abisinin gözlerine kendisini kurtarması için yalvararak bakıyordu. "K-korkuyorum..." dedi, ölümü ensesinde hisseden birinin dehşetiyle.
Murat’ın içinden kopan o devasa acı, bir haykırışa dönüştü. Başını kaldırıp Asaf’a baktı: "Asaf!"
Asaf, Murat’ın o parçalanmış sesiyle arkasına döndü. Can dostuyla göz göze geldiğinde, Murat’ın bakışlarındaki o korkunç yıkımı gördü.
Bakışlarını Tufan’a indirdiğinde, Asaf’ın içinde de Murat’ınki kadar büyük bir fırtına koptu. "Kaldır onu, ölmeyecek!" dedi; sesi her zamanki gibi sert ve gür çıksa da içindeki o derin sarsıntı gizlenemiyordu.
İkisi de Tufan’ı kucaklayıp yerden kaldıracaktı ki, Tufan şiddetli bir öksürükle sarsıldı. Ağzından boşalan kanlar Murat’ın gömleğine saçıldı. O an zaman durdu.
Asaf ve Murat, oldukları yerde donup kaldılar. Asaf, o saniyede anlamıştı; bu bir gidişti ve dönüşü yoktu.
"Abi..." dedi Tufan, son bir güçle. Gözlerini Asaf’a çevirdi: "B-beni affet."
Tufan’ın, Murat’ın yakasını sımsıkı tutan eli yavaşça güç kaybederek düştü. Bakışlarını son kez abisine, her şeyi olan o adama çevirdi: "Abi..." dedi, sesi artık rüzgarda kaybolan bir fısıltı gibiydi.
Tufan son nefesini verirken Murat, kardeşinin açık kalmış, feri sönmüş gözlerine öylece bakakaldı. Murat’ın dünyası o an, o ışığın sönüşüyle birlikte kapkaranlık bir sessizliğe gömüldü.
Etrafındaki silah sesleri, havada uçuşan barut kokusu ve bağırışlar... Hepsi artık çok uzak, anlamsız bir uğultuydu.
Kollarının arasında tuttuğu şey artık kardeşi değil, kendi elleriyle büyüttüğü, üzerine titrediği bir enkazdı.
Parmakları Tufan’ın hâlâ sıcak olan yanaklarına gitti. "Tufan? Bak bana oğlum... Tufan!" dedi fısıltıyla. Sesi artık bir adamın değil, koruması gereken her şeyi kaybetmiş bir çocuğun çaresizliğiyle titriyordu.
Sonunda içindeki o devasa volkan patladı; Murat başını göğe kaldırıp bütün gücüyle haykırdı: "Bu ne lan! Şerefsizler! Allahsızlar! Bu ne!"
Az önce ona sıkmak istediği o kurşun şimdi gelip Murat’ın ruhunun tam ortasına saplanmıştı. Göğsündeki o devasa boşluk, aldığı her nefesi bir jilet kesiğine çeviriyordu.
Başını kardeşinin cansız göğsüne yasladı ve haykırmak istedi ama sesi boğazında düğümlendi; sadece hıçkırık bile olamayan, ciğerlerini parçalayan o boğuk ses döküldü dudaklarından.
Kendi canından sakındığı kardeşinin kanı, Murat’ın ellerine, bulaşmıştı.Gözlerini kapatmadı; kardeşinin o son "Affet" deyişindeki bakışı beynine kazımak ister gibi baktı o boşluğa.
Asaf, bir eliyle Tufan’ın açık kalmış gözlerini yavaşça kapatırken, diğer elini ağır bir balyoz gibi Murat’ın omzuna koydu. O an Murat, sadece yıkılmış bir adam değildi; o, bütün doğrularını, bütün çocukluğunu ve tüm umudunu o bahçenin toprağına, kardeşinin soğumaya başlayan kanıyla birlikte gömmüş bir enkazdı.
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Pars arabasını evinin önünde durdurdu. Aracından indi ve adeta bir cellat sessizliğiyle evine girdi. İçindeki o tuhaf huzursuzlukla salonda kısa bir an duraksadı.
Bakışları önce merdivenlerin yukarısına, o kapalı kapının ardındaki Gökçe’ye kaydı. Ardından başını yavaşça bodrum katına inen karanlık merdivenlere çevirdi.
Kaşları hafifçe çatıldı; işaret parmağıyla gözlüğünü yavaşça, milimetrik bir titizlikle düzeltti. Parmakları belindeki silahın soğuk metalini kavradığında, namluyu yavaşça çekip aldı.
Cebinden muştayı çıkarıp parmaklarını geçirdi. Muştayı parmakları arasında sıkıca tuttu.
Polat... Kendi kanından olan kardeşi, ona ihanet etmişti. Pars merdivenlerden aşağıya doğru inerken, her adımında ayakkabısının topuğundan çıkan o tok ses boş koridorda bir idam hükmü gibi yankılanıyordu.
Kendini dizginleyemeyeceğini, bu öfkenin bir kurban isteyeceğini çok iyi biliyordu.Rutubet kokan koridoru ağır adımlarla geçti.
Birkaç gün önce Gökçe’yi tuttuğu odaya vardığında hiç duraksamadı; kapıyı ayağıyla sertçe vurdu. Kapı, menteşelerinden fırlayacakmış gibi geriye doğru savrulup duvarda yankılanan tok bir ses çıkardığında, içeride sandalyeye bağlı oturan Polat korkuyla irkildi.
Karanlığın içinden süzülen Pars’ın gölgesi üzerine düştüğünde, Polat abisinin gözlerinin içine baktı.
Pars, odanın ortasına kadar yürüdü. Silahın namlusunu yavaşça Polat’ın titreyen çenesinin altına yerleştirdi ve kafasını zorla yukarı kaldırıp gözlerinin içine bakmasını sağladı.
Pars, parmaklarının arasına geçirdiği soğuk çelik muştayı iyice sıktı; eklemleri bembeyaz kesilmişti. Hiç beklemeden, tüm nefretini tek bir noktaya odaklayarak Polat’ın yüzüne ağır, kemik kıran bir yumruk indirdi.
Darbenin şiddetiyle Polat’ın başı cansız bir kukla gibi yana savruldu. Boğazından yükselen o boğuk ve acı dolu inilti, odanın rutubetli duvarlarında yankılandı. Darbenin açtığı yarıktan boşalan sıcak kan, Polat’ın çenesinden süzülüp kirli zemine ritmik bir sesle damlamaya başladı.
Pars, elindeki metalin üzerindeki kan izine tiksintiyle baktı. "Bu sadece başlangıç, kardeşim," diye fısıldadı. Sesi, ölümcül bir sessizliğin habercisi gibiydi. "Bana ihanet etmenin bedeli, döktüğün her damla kanda saklı."
Odada sadece Polat’ın kesik kesik nefes alışları ve Pars’ın saatinin ritmik tiktakları duyuluyordu.
Pars, yüzünde hiçbir duygu belirtisi olmadan, sanki çok sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi kısık bir sesle konuştu:
"Merak ediyorum Polat... Hangi vaat seni benim karşımda duracak kadar kör etti?"
Polat yutkunmaya çalıştı ama boğazına dayalı namlu buna izin vermedi. "A-abi, ben sadece..."
"Şşşt," diye keti Pars; sesi şimdi daha da derinden geliyordu. "Senin için 'abi' kelimesi sadece bir maskeymiş. Bana abi diyerek sırtıma o hançeri saplamaya çalışmak..."
Pars hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme odadaki soğukluğu daha da artırdı.
"Bana ihanet etmenin bir bedeli olduğunu biliyordun. Ama asıl soru şu: Bu bedeli ödemeye hazır mısın?"
"Ben sana ihanet etmedim. Sen böyle bir adam değilsin abi," dedi Polat. Onu, içine düştüğü bu karmaşanın farkına vardırmak istiyordu.
"Ben nasıl bir adamdım?" Pars silahını Polat’ın çenesinden çekerek ona doğru eğildi ve tam gözlerinin içine baktı.
"Sen ne biliyorsun ha! Annem beni bir canavardan korumak isterken başka bir canavarın inine soktu!" Pars öfkeyle bağırırken Polat, abisinin gözlerindeki canavarı izledi.
Pars ona arkasını dönüp kafasının içindeki geçmişin acı dolu sahnelerini parçalamak istercesine saçlarını çekiştirdi.
"Hayatımın içine edildi lan benim! İntikamdan başka tutunacak tek bir şey bırakmadılar bana," dedi. Sesi sonlara doğru güçsüzce çıkmıştı.
Polat; babası Tunç Soykan’ın abisine karşı hep mesafeli, kendisine göre ise daha gaddar bir adam olduğunu biliyordu ama sebebini hiç anlayamamıştı. Ta ki annesinin itirafını duyuncaya kadar...
Tunç Soykan, Pars’ı hiçbir zaman kabullenememiş, onu hep öteleyerek büyütmüştü. Hatta annesi Firuze olmadığı zamanlarda birkaç defa dövdüğüne de şahit olmuştu. Polat çocuk aklıyla, korkusundan bunu ne annesine ne de bir başkasına söyleyebilmişti.
Polat içindeki suçlulukla abisinin kendisine dönük sırtına baktı. "Seni babamdan koruyamadığım için, hep sustuğum için özür dilerim abi. Korkak gibi senin acı çekişini o kapının ardından izlemekten başka hiçbir şey yapmadığım için köpek gibi pişmanım."
Pars, kardeşinin sözleriyle az önceki öfkesi un ufak olurken elini yumruk yapıp duvara yasladı. Aldığı nefesle omuzları hafifçe yükselip indi.
"O zaman çocuktun ama şimdi her şeyi görüp biliyorsun. Şu hayatta yanımda bir sen varsın sanıyordum. Niye sen de sırtımdan vurdun lan?"
Polat titreyen çenesiyle zar zor konuştu: "Ben seni sırtından vurmadım ki, ben seni bu bataklıktan çıkartmak istedim."
Derin bir nefes alıp devam etti: "Abi farkında değilsin ama sen de o canavarlardan biri gibisin. O insanların hiçbir suçu yok. Tıpkı Cevher Altuğ gibi sen de masum insanların canavarı olmuşsun."
Pars duyduklarıyla ağırca arkasını dönüp kardeşinin gözlerinin içine baktı.
"Ben bir canavarsam bunun suçlusu ben değilim! O Asaf’ın şerefsiz babası adam olup sevdiği kadının elinden tutamadığı için, o Cevher köpeği beni bir piçmişim gibi kabul etmediği için ben bu haldeyim! Evet, ben canavarım! Ben böyle olmayı ister miydim lan?"
Polat, abisinin içindeki canavarın onu tamamen ele geçirdiğini ve ne yaparsa yapsın onu kurtaramayacağını o an anladı.
Pars öfkeyle bağırdı: "Senin ya da o Asaf’ın değil, benim hayatımı sikip attılar bir kenara! Şimdi karşıma geçip bana büyük büyük laflar edemezsin sen! Sen benim yandığım ateşte yanmadın!"
Pars silahını beline yerleştirirken öfkeyle parmağını sallayarak kardeşine baktı: "Altuğ soyunu kurutup intikamımı alıncaya kadar seni burada tutacağım. Eğer ki kaçmaya çalışır, ayağıma dolanırsan seni bu defa gözümü kırpmadan öldürürüm." Pars’ın son sözleri bunlar olurken Polat’ı odaya kilitleyip çıktı.
Pars bodrumun rutubetli ve karanlık havasını geride bırakıp üst kata çıktığında, adımları hala öfkesinin ağırlığını taşıyordu. Polat’ın söyledikleri, geçmişin o kanayan yaralarına tuz basmıştı.
Salondan geçerken çalışma masasının üzerindeki içki şişesine uzandı; bardağa koymaya tenezzül etmeden sert bir yudum aldı. Alkolün boğazını yakan tadı, zihnindeki gürültüyü bastırmaya yetmiyordu.
Merdivenleri ağır ağır, her basamakta biraz daha cellatlaşarak çıktı. Gökçe’nin odasının önüne geldiğinde durdu. Kapının altından sızan ince ışık, içerideki kadının hala uyanık olduğunun sessiz bir kanıtıydı. Pars, elini kapı koluna koydu ama açmadı. Bir an için gözlerini kapattı; Cevher Altuğ’un, Asaf’ın ve yıkılmış hayatının hayaletleri etrafında dans ediyordu.
Kapıyı anahtarıyla yavaşça açtı. Menteşelerden çıkan hafif gıcırtı, odadaki sessizliği bir bıçak gibi böldü.
İçeri girdiğinde Gökçe, pencerenin kenarındaki koltukta oturmuş, dışarıdaki zifiri karanlığı izliyordu. Pars’ın girişini duymuştu ama dönüp bakmadı. Omuzları gerilmiş, bedeni savunma pozisyonuna geçmişti.
Pars kapıyı arkasından kilitleyip sırtını kapıya yasladı. Elindeki şişeyi komodinin üzerine sertçe bıraktı. Bakışları, Gökçe’nin narin boynundan başlayıp titreyen ellerine kadar indi.
"Hala o karanlığa bakıyorsun," dedi Pars. Sesi, az önce aşağıda kükreyen canavarın aksine, korkutucu bir sakinlikteydi.
"Dışarıda seni kurtaracak bir kahraman olduğunu mu sanıyorsun Gökçe? Yoksa Asaf’ın o asil ruhuyla gelip seni bu canavarın elinden alacağını mı bekliyorsun?"
Gökçe yavaşça başını çevirdi. Gözleri ağlamaktan kızarmış olsa da bakışlarındaki o direnç sönmemişti. "Senin canavar olduğunu biliyordum Pars," dedi sesi titreyerek. "Ama kendi kardeşini o bodruma kilitlediğini duyduğumda... Senin sadece başkalarına değil, kendi kanına da merhametin olmadığını anladım."
Pars, iki büyük adımla Gökçe’nin dibinde bitti. Koltuğun kenarlarına tutunarak kadının üzerine doğru eğildi; yüzleri arasında sadece santimler kalmıştı.
Gökçe, Pars’ın üzerinden yayılan içki ve öfke kokusunu alabiliyordu.
"Merhamet?" diye fısıldadı Pars. Dudaklarında o çarpık, acı dolu gülümseme belirdi. "Benim merhametim, Üvey babamdan dayak yerken o kapının arkasında öldü Gökçe. Benim merhametim, öz dedemin beni bir piç gibi sokağa attığında bitti. Şimdi benden ne bekliyorsun ki ?"
Gökçe, Pars’ın gözlerindeki o dipsiz boşluğa baktı. Orada sadece nefret değil, kurtarılmayı bekleyen ama buna asla izin vermeyecek olan yaralı bir çocuk vardı.
"Sen sadece intikam almıyorsun," dedi Gökçe, cesaretini toplayarak. "Sen herkesi kendi cehennemine çekmeye çalışıyorsun. Ama şunu bil, Pars... Ne kadar yakarsan yak, içindeki o yangını söndüremeyeceksin."
Pars, aniden Gökçe’nin çenesini parmaklarının arasına alıp sıktı. "Belki de," dedi gözlerinin içine bakarak. "Ama ben yanarken yanımda kimi götüreceğimi seçme hakkına sahibim. Ve sen Gökçe... Sen benim o sonsuz cehenneme yanımda götürmek istediğim adam için bir yemsin. Altuğ soyunun senin sayende kurutacağım."
Gökçe’nin çenesini sertçe bıraktı ve pencereye doğru yürüdü. "Oyunun kuralları değişti. Asaf yaşadığını öğrendi yakında bunu belgeleyecekte ve sen Asaf’ın sonunu izleyecek olan başrol oyuncususun." Pars odadan çıkarken önce komodinin üzerindeki içki şişesini aldı sonra kapıyı kilitledi.
Gökçe, duydukları karşısında Asaf’ın yaşadığını öğrendiğine sevinememişti bile. Bu canavar, dişlerini sevdiği adam için biliyordu. Korkuyla elini kalbinin üzerine koydu; göğüs kafesi sanki ruhuna dar geliyordu. Başını çevirip pencereden ormanın zifiri karanlığını izledi. Az önce ettiği duaların aksine, şimdi içinden bambaşka yakarışlar yükseliyordu: "Gelmesin, beni bulmasın... Bu canavar sevdiğim adama dokunmasın."
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
1 ay sonra
Geçmişin tohumları, çatlayıp toprağın üzerine sızmış; zehirli sarmaşıkları geleceğin boynuna dolanmıştı. Bir kişinin günahı, masumların hayatını cehenneme çeviren bir yangına dönüşmüştü.
Zaman kavramı tepetaklak olmuş, o amansız kum saatinin içindeki kumlar hızla dökülmeye başlamıştı. Düşen her kum tanesi, Can’ın kalbinde bir ömürlük acı biçiyordu.
Can, elindeki DNA raporuna bakalı dakikalar saatleri, saatler ise koca bir boşluğu devirmişti. Kardeşini, canının parçasını kendi elleriyle toprağa vermişti.
Onu kaybettiğine kendini ikna etmesi, ruhunda onarılmaz gedikler açmıştı. Şimdiyse onun yaşadığı ihtimalini kabul etmek, Can’ı iki uçurumun ortasında gerilmiş incecik bir ipte asılı bırakıyordu.
Bir yanda tarifi imkansız bir mucizenin sarhoşluğu, diğer yanda bu mutluluğun kirli bir oyunun parçası olma korkusu...
Mezarı gizlice açtırdıklarında, bürokrasinin hantal çarklarına takılmamak için Asaf’ın bağlantılarıyla özel bir laboratuvarın kapısını çalmışlardı. Can, güçlü bir avukattı; Asaf’ın desteğiyle prosedürleri bir kenara itip doğrudan sonuca odaklanmışlardı.
Can, her aşamada oradaydı; her test tüpünde kardeşinin izini sürüyordu.
Asaf ise sonuçlara onun kadar saplanıp kalmamıştı. O, bu ihtimali duyduğu ilk andan beri Gökçe’nin yaşadığını, mantığın ötesinde bir yerlerde, tam şurasında, göğüs kafesinin içinde hissediyordu.
Laboratuvara ilk gittikleri günü hatırladı Can. Görevli kadının, elindeki steril eldivenleri çıkarırken kurduğu o buz gibi cümleler kulaklarında yankılandı:
"Ceset kömürleşmiş, üstüne iki hafta toprak altında nem çekmiş. Yumuşak dokudan hayır gelmez, bizi yanıltır. Diş köklerine veya uyluk kemiğine odaklanacağız. Kemik tozunu özel bir solüsyona yatırıp o toprağın ve isin kirini tek tek temizlememiz lazım. Mucize beklemeyin; bu karmaşanın içinden temiz bir veri çıkarmamız en az bir ayı bulur."
O bir ay, umutla yıkım arasında geçen asırlık bir bekleyişti. Ve şimdi, o beyaz kağıdın üzerindeki soğuk veriler her şeyi haykırıyordu. Analiz sonucu, o mezardaki bedenin Gökçe’ye ait olmadığını kanıtlamıştı.
Gökçe o mezarda değildi. Can, bir yabancının yasını tutmuş, bir yabancının üzerine toprak atmıştı.
Can, elindeki kâğıdı öyle sıkı kavrıyordu ki parmak uçları bembeyaz kesilmişti. Bir ay boyunca damarlarında dolaşan o zehirli belirsizlik, yerini saf ve yakıcı bir öfkeye bırakmıştı.
Gözlerini laboratuvarın beyaz duvarlarından ayırıp pencerenin dışındaki karanlığa dikti.
"Kim?" diye fısıldadı Can, sesi asit gibi yakıcıydı. "Kim o zaman o toprağın altındaki? Kimin için döktük o gözyaşlarını?"
Asaf, laboratuvarın soğuk metal masasına yaslanmış, bakışlarını çoktan uzaklara dikmişti. Onun için bu kâğıt bir sonuç değil, sadece bir onayı temsil ediyordu.
"Bunun bir önemi yok Can," dedi Asaf, sesi derinden ve ürkütücü bir sakinlikle geliyordu.
"Önemli olan tek bir şey var: Pars. O gece o yangından sadece bir ceset çıkmadı; o gece Pars, Gökçe’yi de alıp o dumanların arasında kayboldu. Bizi bir mezara mahkûm etti. Gökçe şu an ne durumda bilmiyoruz. "
Can hırsla döndü. "Bu bir suç, Asaf! Bu sadece bir kaçırma değil, bu yaşayan bir insanın ruhunu çalmak! Eğer Gökçe onun elindeyse ve biz bir aydır o mezarın başında nöbet tutuyorsak..."
"O zaman kaybedecek bir saniyemiz bile yok demektir," diyerek sözünü kesti Asaf.
Ceketinin iç cebinden telefonunu çıkardı ve Murat’ı aradı. "İntikamımızı almanın vakti geldi kardeşim.Hazırlanın bu gece bitmeden Pars Soykan için hazırladığım o cehnnemin fitilini ateşleyeceğiz. " Asaf telefonunu kapatıp kararmış gözlerle kapıya yöneldi.
Can, kardeşinin yaşadığı gerçeğiyle sarsılırken bir yandan da avukatlık kimliğinin getirdiği o korumacı içgüdüyle sordu: "Polis? Delilleri sunmamız lazım Asaf, bu kâğıtla her kapıyı açarız."
Asaf, kapıya doğru yürürken duraksadı ve omuzunun üzerinden Can’a baktı. Gözlerindeki o karanlık parıltı, Pars’ınkinden bile daha tehlikeliydi.
"Polis prosedürle uğraşırken Pars onu başka bir deliğe taşır. Gökçe bir aydan fazladır o şerefsizin elinde kaldı Can. Onu bürokrasiyle değil, kendi ellerimle çekip alacağım oradan. Kardeşini istiyorsan, cübbeni değil, öfkeni al yanına."
☆
Gece, ormanın derinliklerindeki malikânenin üzerine sadece karanlık değil, barut kokulu bir infaz hükmü gibi çökmüştü. Rüzgârın uğultusu, yaklaşan metalik ayak seslerini örtbas eden kusursuz bir perdeydi.
Siyah minibüsün içindeki loş taktik ışık, üç adamın kaya gibi sert siluetini aydınlatıyordu: Gözlerinde kardeşinin kanlı vedası yanan Murat, hukuk kitabını bir kenara itip adaleti namlunun ucunda arayan Can ve zihni sadece Gökçe’ye kilitlenmiş bir Asaf.
Asaf, telsizin mandalına bastı; sesi operasyonun soğuk profesyonelliğini taşıyordu: "Fatih, kameralar?"
"Döngüye alındı abi. Protokolleri bypass ettim ama acele etmelisiniz, fark etmeleri uzun sürmez."
Asaf, Glock’un şarjörünü sert bir hareketle yerine oturttu. "Herkes plana sadık kalacak. Kimse kahramanlık yapmasın; karşınıza çıkan her engeli indirin!" dedi, sesi telsiz frekansında buz kesti. "Ama Pars’ı bana bırakın."
Murat, ağır makineli tüfeğinin emniyetini açarken dişlerini sıktı. "Sen Gökçe’yi bul, o iblisi bana bırak Asaf!"
"Olmaz!" dedi Asaf, otoriter bir kesinlikle. "Birinizi daha o tabuta koymayacağım."
Can, çelik yeleğinin askılarını sıkılaştırırken Asaf’ın omzuna elini koydu. "Murat haklı. Sen Gökçe’yi çekip çıkar, o şeytanı bize bırak. Bugün kaybeden biz olmayacağız."
Asaf, karşısındaki iki yaralı kurdun gözlerindeki o saf nefreti gördü. İkna olmuştu ama şartı netti: "Öldürmeyin. Ölüm onun için bir ödül olur. Onu her hücresine kadar paramparça etmeden canını almayacağım."
Telsize son emri fısıldadı: "Başlıyoruz."
Aynı anda üç farklı koldan sızma başladı. Murat sağ kanattan bir fırtına gibi girdi; susturuculu tüfeğinden çıkan her mermi, Tufan’ın intikamı için birer mühür gibi korumaların göğsüne saplanıyordu.
Sol tarafta Can, soğukkanlı bir avcı gibi sessizce ilerliyordu.
Asaf ise arka bahçedeki yüksek duvarı bir gölge gibi aştı.
Malikâneyi gözleriyle taradığında neredeyse tüm ışıkların yandığını, sadece üst kattaki iki odanın karanlığa gömüldüğünü fark etti.
Sıralı meyve ağaçlarının arasından temkinli adımlarla süzülürken, arkası dönük duran korumanın ensesine silahının kabzasıyla tek hamlede vurdu. Adam yığılırken onu ağaçların arasına sürükledi ve mutfağa açılan bahçe kapısından içeri sızdı.
Tezgahın önündeki hizmetçi onu görünce korkuyla sarsıldı.
Asaf, bağırmasını önlemek için işaret parmağını dudağına götürüp "Şşşt," dedi. Silahının namlusunu kadına doğrultmadan varlığını hissettirdi.
Yanına yaklaşıp kadını kendisiyle birlikte yere çökmeye zorladı.
"Sessiz olursan sana zarar vermeyeceğim, tamam mı?"
Kadın panikle başını salladı.
"Güzel... Şimdi bana söyle; patronunun burada tuttuğu kadın hangi odada?"
Kadın titreyen bir sesle, "B-bilmiyorum, ben sadece mutfakta çalışıyorum," diye fısıldadı.
Asaf öfkeyle dişlerini sıktı. "Buradan sakın çıkma, yoksa ölürsün!"
Kadın tekrar başını sallarken Asaf, mutfaktan seri ama temkinli adımlarla çıktı. Dev salona girdiğinde etrafı süzdü; üst kata çıkan, duvara yapışık iki görkemli merdiven vardı.
"Sen de kimsin?"
Duyduğu sesle birlikte Asaf bir saniye bile tereddüt etmedi. Kendisine nişan alan adamı tam alnının ortasından vurarak yere indirdi.
Susturucu sesi yutmuştu ama adamın cesedi zemine çarparken tok bir gürültü çıkardı. Asaf tam merdivenlere yönelecekken yukarıdan gelen hızlı adım seslerini duydu.
Geriye çekilip loş bir köşeye gizlendiğinde, bodrum katına inen merdivenleri fark etti. İçgüdüleri onu aşağıya çağırıyordu.
"Gökçe..."
Dudaklarından dökülen isimle kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı. Dar ve karanlık koridorda ilerlerken, ilerideki kapının önünde bekleyen korumayı gördü.
Kendini duvar kenarına gizleyip nefesini tuttu. Köşeden hafifçe çıkıp nişan aldı; tek kurşunla korumayı saf dışı bıraktı.
Hızlı ve büyük adımlarla kapının önüne geldi. Kulpuna asıldı ama kapı kilitliydi.
Omzuyla tüm gücünü vererek yüklendi, kapı milim oynamadı. Asaf, sabrının sonuna gelmişti. Glock’unu kapının kilit mekanizmasına doğrultup iki el ateş etti. Metalin parçalanma sesiyle birlikte kapı hafifçe aralandı.
Asaf, silahını tetikte tutarak kapıyı yavaşça geriye doğru itti. İçerideki loş ışık, beklediği o mucizeyi göstermek üzereydi...
☆
Gökçe, zihnini pençeleyen kabusun etkisiyle nefes nefese uyandı. Eli, göğüs kafesini zorlayan kalbinin üzerine gitti.
Yataktan güçlükle kalkıp komodinin üzerindeki sürahiden bardağına su doldurdu; kuruyan boğazını birkaç yudumla serinletmeye çalışırken kabusun izlerini silmek istiyordu.
Bakışları, vazodaki zambaklara takılı kaldı. En sevdiği çiçekleri görmekten bir gün böylesine tiksinti duyacağı aklına gelmezdi.
Tam o sırada koridorda yankılanan düzensiz ayak sesleriyle başını kapıya çevirdi. Bardağı bırakıp ayağa kalktı; dışarıdaki hengamenin sebebini anlamaya çalışarak kapıya yaklaştı.
"Ne oluyor!" Pars’ın öfke dolu kükreyişini duyduğunda olduğu yerde titredi.
"Efendim, içeri sızma olmuş! Adamlarla irtibat kuramıyorum, güvenlik sistemi devre dışı bırakılmış!"
"Allah kahretsin! Çabuk, Gökçe’yi al ve gizli çıkışa götür!" dedi Pars.
"Efendim ama siz..."
"Ben Polat’ı alıp geleceğim. Boran nerede, gelmedi mi hâlâ?"
"Gelmedi efendim."
"Çabuk dediğimi yap!" Pars merdivenlerden hızla inerken salonun ortasında vurulmuş adamını gördü.
Nabız kontrolü yapan diğer koruma, patronunu görünce panikle bağırdı: "Baskın yedik efendim!"
"Burada kal, üst kata kimsenin çıkmasına izin verme!"
Pars emrini verip silahıyla bodrum katına daldı. Dar koridoru geçtiğinde yerde yatan adamını ve açık kapıyı gördü. İlerlediğinde, yere diz çökmüş, sırtı dönük o tanıdık silüeti fark etti.
☆
Pars’ın emir verdiği koruma Gökçe’nin odasına daldı. Işığı yakıp yatağın boş olduğunu görünce donup kaldı.
"Gökçe Hanım?" diye seslendiği an, kapının arkasına gizlenen Gökçe tüm gücüyle vazoyu adamın kafasında patlattı. Adam yere yığılırken Gökçe, titreyen elleriyle odadan dışarı fırladı.
Çıplak ayakları soğuk zemine değerken bir an duraksadı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Alt kata inen iki büyük merdiveni fark edince, yakalanma korkusuyla sol taraftakine doğru çılgınca koşmaya başladı. Merdivenleri inerken sürekli arkasını kolluyordu.
"Dur!" Karşı merdivendeki korumanın kendisine silah doğrulttuğunu görünce adımları bıçak gibi kesildi.
"Bu son şansım olabilir," diye fısıldadı kendi kendine.
Ne olacaksa olsun diyerek kalan birkaç basamağı atlayarak mutfak kapısından dışarı fırladı.
Koruma, Pars’ın gazabından korktuğu için ateş edemedi ama peşinden koşmaya yeltendiği an sırtına yediği kurşunla yere serildi.
Gökçe mutfağa daldığında tezgahın önünde diz çökmüş kadınla göz göze geldi kadın da aynı kendisi gibi korkuyla geriye doğru çekildi.
"Çıkış!" diye inledi nefes nefese. Kadın titreyen eliyle ilerideki bahçeye açılan kapıyı işaret etti. Gökçe bahçe kapısını açıp dışarıya çıktığında duyduğu silah sesleriyle arkasına baktı. Evin arka bahçesine doğru koştu. Meyve ağaçlarının arasından ilerlerken yerde baygın yatan adama çarpmadan son anda durdu. Bütün bedeni korkuyla titrerken sarsak adımlarla ilerledi.
Bahçenin sonuna geldiğinde yüksek duvarlara baktı. Nasıl çıkacaktı buradan? Duvarlar onun için çok yüksekti.
Dudakları titreyerek büküldüğünde ağlayarak duvar boyunca koştu ve gördüğü kapıyla adımlarını daha da hızlandırdı.
☆
Asaf, ayak bileğinden zincirlenmiş Polat’ı kurtarmaya çalışıyordu. Gökçe'yi bulacağını düşünürken Polat'ı ayağından zincirlenmiş, yarı baygın ve perişan bir halde bulduğunda kısa bir an şoka girmişti.
Kendi kardeşine bunu yapan bir adam Gökçe’ye neler yapılmış olabileceği düşüncesi zihnini karartıyordu.
Silahıyla zincire ateş edip Polat’ı serbest bıraktı. "Polat, aç gözlerini! Çıkmamız lazım buradan!"
Polat güçlükle mırıldandı: "A-asaf... Bırak beni."
"Ölmek mi istiyorsun? Kalk hadi, yardımcı ol bana!" Asaf, Polat’ın kolunu omzuna alıp doğrulttuğu an o buz gibi ses odayı doldurdu:
"Asil Asaf Altuğ!"
Pars, namlusunu onlara doğrultmuş, vahşi bir gülümsemeyle bakıyordu. Asaf öfkeyle gözlerini yumup açtı.
"Silahını yere at!" diye emretti Pars, kardeşinin Asaf’ın omzuna tutunmuş eline tiksintiyle bakarak.
"Demek ölüme geldin Asaf." Pars nefretle abisine baktı. "Öyle bir şey yaparsan seni kendi ellerimle öldürürüm!" dedi Polat.
Asaf, silahını yere attı.
Pars, "Bu adam için abini mi tehdit ediyorsun?" diye sordu Alaycı bir tavırla.
"Sen benim abim değilsin!" diye bağırdı Polat, tüm gücünü toplayarak.
Pars’ın bakışları donuklaştı. Sert ve soğuk bir sesle, "Kardeşimi bırak," dedi.
Asaf, Polat’ı yavaşça duvara yaslayıp Pars’ın karşısına dikildi.
"Seni yavaş yavaş öldürecektim ama vaktim yok Asil. Gökçe beni bekliyor, ona gitmem gerek," dedi Pars eğlenerek.
Asaf, "Senin o karanlık zihnini sikeceğim," dedi, sesi bir ölüm fermanı kadar sakindi. Pars’ın kahkahası odayı doldururken,
"Seni geberttikten sonra Gökçe’yle yapacaklarımı hayal bile edemezsin," dediği an Asafın öfkeyle kulakları çınladı.
Pars’ın üstüne doğru atıldığında o kadar hızlı hareket etti ki Pars’ı bileğinden yakaladı. Pars ateş etti ama kurşun Asaf’ın omzunu sıyırıp arkadaki duvara saplandı.
Asaf, Pars’ın silah tutan bileğini sıkıca kavrayıp karnına balyoz gibi bir yumruk indirdi. Onu duvara yapıştırıp bileğini duvara sertçe vurduğunda kemik kırılma sesi odada yankılandı.
Pars acıyla bağırırken silah elinden düştü. Ama durmadı diğer eliyle Asaf’ın yakasından tuttu ve kafa attı.
Asaf, bir an sendeledi ama onu bırakmadı, burnundan akan kanı umursamadan Pars’ın boğazına sarıldı ve yüzüne bir yumruk daha patlattı.
"Ne oluyor burada!"
Can nefes nefese içeri girdiğinde bakışları önce Polat’ın yerde yatan yarı baygın bedenini, sonra Asaf’la Pars'ı buldu.
"Asaf, Gökçe nerede!?"
Asaf, Pars’ın kanlı yüzüne bir kez daha vurdu. "Söylesene lan! Nerede?"
Pars, bilincini kaybetmek üzereyken bile kanlı dişleriyle gülümsedi. Asaf onu Can’a devredip doğruldu. "Can, bu şerefsizi paketle! Ben Gökçe’yi bulacağım."
"Onu bul Asaf." Can, Asaf’ın yüzüne yalvarır gibi baktı. Bu arada Can’ın arkasındaki adamlardan biri eğilip yerden Pars’ın silahını aldı.
Asaf, Can'ın omzunu sıktı: "Onu bulup getireceğim." Bu bir sözden çok yemindi.
Yerden silahını alıp merdivenlere koştuğu an telsizden Murat’ın sesi duyuldu: "Asaf, onu gördüm! Gökçe evin arkasındaki ormana girdi!"
Asaf belindeki telsizi çıkartıp Murat’ı dinlerken adımları hiç durmadı; koşarak o büyük salonu geçti, az önce girdiği mutfaktan arka bahçeye çıktı. "Peşinde misin?" dedi koşmaya devam ederek.
Telsizden önce cızırtılı bir ses geldi, sonra Murat tekrar konuştu: "Evet peşinde Pars’ın adamlarından biri vardı, indirdim onu. Beni gördü ama çok uzaktaydım, tanıyamadı büyük ihtimalle. Koşarak ormana girdi. Ben de peşindeyim ama henüz bulamadım."
Asaf bahçeden çıkıp önce boş araziye, sonra ilerideki karanlığa gömülmüş ormana doğru koştu. "Aramaya devam et! Geldim ben de!"
"Pars?" dedi Murat sorar gibi.
"O şerefsiz Can'da!" dedi Asaf öfkeyle. Ormana girdiğinde ağaçların arasından geçerken bağırdı: "Gökçe!"
☆
Gökçe, ciğerleri parçalanırcasına soluyarak ormanın karanlığına daldı.
Çıplak ayaklarına batan kuru dallar, keskin taşlar artık canını yakmıyordu; çünkü ruhundaki o devasa korku, fiziksel her türlü acıyı uyuşturmuştu.
Beyaz geceliği çalılara takılıyor, her yırtılma sesinde arkasından birinin elini uzatıp onu yakalayacağını sanarak daha da hızlanıyordu.
Ay ışığı, sık ağaç dallarının arasından yer yer sızarak toprağa gümüşi çizgiler çekiyordu.
Gökçe, bir ağacın gövdesine tutunup duraksadı. Kalbi, kulaklarında zonklayan bir davul gibiydi. Arkasına baktığında malikanenin ışıklarını artık göremiyordu. Sadece karanlık ve rüzgarın ağaç tepelerindeki uğultusu vardı.
“Burada öleceğim,” diye düşündü, gözyaşları yanaklarından süzülürken.
Yeniden koşmaya başladı. Adımları ağırlaşmıştı. Ayak tabanlarından sızan sıcak kanı toprağın soğukluğunda hissediyordu.
Bir an ayağı bir köke takıldı ve kendini yerde buldu. Çığlık atmamak için elini ağzına bastırdı. Tam o sırada, çok uzaklardan ama rüzgarın yönüyle net bir şekilde duyulan o sesi işitti:
"GÖKÇE!"
Donup kaldı. Ses o kadar derinden ve o kadar tanıdık gelmişti ki... Ama zihni ona oyun oynuyor olmalıydı. Pars’ın adamları onu peşindeydi.
Yoksa Pars mıydı o?
Korkuyla yerinden doğrulup bir çalı kümesinin arkasına sindi. Dizlerini karnına çekip küçücük kaldı.
Asaf, ormanın içinde bir ileri bir geri koşturuyordu. Fenerinin ışığı ağaç gövdelerinde titreyerek geziniyor, her gölgeyi Gökçe sanarak oraya yöneliyordu.
"Gökçe! Benim, Asaf!"
Sesi kısıktı artık. Dakikalardır bağırıyordu ama orman sanki Gökçe’yi yutmuştu.
Durup telsize bastı. "Murat! Bir iz var mı?"
Murat’ın sesi yorgun geliyordu. "Hayır abi, batı tarafındayım. Burası çok sık, ilerlemek imkansız. Ama buralarda bir yerlerde olmalı, uzaklaşmış olamaz."
Asaf telsizi kapatıp yumruğunu bir ağaca indirdi. Omzundaki kurşun yarası zonkluyor, sızan kan tişörtünü ıslatıyordu ama umurunda bile değildi. Eğer Gökçe’yi bir kez daha kaybederse, bu ormanı kendi elleriyle yakardı.
"Gökçe, lütfen..." diye fısıldadı karanlığa doğru. "Lütfen bir ses ver."
Gökçe, saklandığı yerde titremeye devam ediyordu. Ses tekrar yükseldi, bu sefer daha yakındı.
"Gökçe! Nerdesin?"
Bu ses... Bu acı dolu, çaresiz ve hırçın ses sadece Asaf’a ait olabilirdi. Gökçe’nin içindeki bir damar sızladı. Ayağa kalkmak istedi ama bacakları tutmuyordu. Bir dalın kırılma sesini duydu. Çok yakındaydı. Birinin ağır adımlarla kuru yaprakların üzerinde yürüdüğünü işitti.
Fener ışığı, saklandığı çalıların üzerinden geçti. Gökçe nefesini tuttu. Işık geri döndü ve tam onun üzerine kilitlendi. Gökçe gözlerini elleriyle kapatıp çığlık attı:
"Dokunma bana! Yaklaşma!"
"Gökçe?"
Bu ses, bir fısıltı kadar yumuşak ama bir o kadar da sarsıcıydı. Gökçe yavaşça ellerini indirdi. Işığın arkasındaki siluet, o geniş omuzlar, o duruş...
Gözleri ışığa alışınca, yüzü kan içinde, üstü başı dağılmış ama bakışları sadece kendisine odaklanmış o adamı gördü.
Asaf, elindeki feneri yere düşürdü. Dizlerinin üzerine çöktü, sesi titreyerek konuştu:
"Buldum seni..."
Gökçe hala inanmıyordu. "Asaf?" dedi, sesi bir hıçkırığa dönüştü.
Asaf ona doğru bir adım atmak istedi ama Gökçe’nin o ürkek, yaralı kuş hali onu durdurdu.
Elini yavaşça uzattı. "Benim güzelim, benim... Geçti her şey. Seni almaya geldim."
"Gerçekten sensin..." sesi bir fısıltıdan farksızdı.
Asaf daha fazla dayanamadı, aradaki mesafeyi bir hamlede kapatıp Gökçe’yi göğsüne çekti.
Gökçe, yüzünü Asaf’ın boyun çukuruna gömüp o tanıdık kokuyu içine çektiği an, haftalardır ruhunda biriktirdiği tüm zehri hıçkırıklarla onun tenine boşalttı.
Elleriyle Asaf’ın tişörtüne tutundu, sanki bıraksa yeniden o karanlık odaya dönecekmiş gibi sıkıca sarıldı.
"Buradayım," dedi Asaf, Gökçe’nin saçlarını öperek.
"Buradayım güzelim. Geçti... Yemin ederim bitti. Kimse sana bir daha dokunamayacak."
Asaf, bir eliyle Gökçe’yi sıkıca sararken diğer eliyle belindeki telsize uzandı. Titreyen bir nefes alıp mandala bastı. Sesi ormanın sessizliğinde bir müjde gibi yankılandı:
"Murat... Buldum. Gökçe'yi buldum."
Telsizin diğer ucundan Murat’ın derin bir nefes alışını ve ardından gelen boğuk sesini duydular: "Şükürler olsun Asaf... Şükürler olsun. Getir onu."
Asaf telsizi kapatıp Gökçe’nin yüzünü avuçlarının arasına aldı. Alnını onun alnına yasladı. "Hadi," dedi, "Gidelim buradan."
Gökçe'nin üzerindeki kolları açık, ince beyaz geceliği fark edince çatık kaşlarıyla üstündeki tişörtünü çıkartıp Gökçe'nin başından geçirdi. Tişört dizlerine kadar uzanarak, az öncekine göre çıplaklığını kapatmıştı.
Çıplak ayaklarını avuçlarının arasına aldı; buz gibi olmuşlardı. Gökçe ayağındaki yaralarla hafifçe inleyince Asaf postallarını çıkarıp ayağındaki çoraplarını Gökçe'nin ayaklarına, canını yakmadan giydirdi.
Asaf’ın güçlü kolları onu belinden ve dizlerinin altından kavradı. Onu bir tüy kadar hafifçe havalandırıp göğsüne yasladı.
Gökçe, başını Asaf’ın omzuna koydu; gözlerini kapattığında duyduğu tek şey Asaf’ın deli gibi çarpan kalp atışlarıydı. Hala inanmıyordu.
Asaf, sevdiği kadını o karanlık ormanın içinden kucağında taşıyarak çıkarmaya başladı.
Omzundaki yara sızlıyordu, bedeni yorgunluktan tükenmişti ama kucağındaki kadın ona dünyanın en büyük gücünü veriyordu.
Her adımda ormanın karanlığı arkalarında kalıyor, malikanenin uzaktaki ışıkları artık sonun değil, yeni bir başlangıcın habercisi gibi parlıyordu.
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
"Bazı yaralar tenin üzerindedir, bazıları ise ruhun tam kalbinde. Gökçe’yi ormandan çıkardık ama o karanlığı içinden söküp atabilecek miyiz? "
• "Sizce Asaf, Pars'ı Can'a bırakmakla doğru mu yaptı?"
• "Gökçe'nin ormanda Asaf'ın kokusunu tanıdığı anı nasıl buldunuz?"
• 8. Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi çok merak ediyorum. Yıldıza bırakmayı ve yorum yapmayı unutmayın lütfen ⚘️
• Gelecek bölümde görüşmek üzere 🌬
Ben neden bu kadar duygulu okudum bu bölümü muhteşemsiniz😇
YanıtlaSil