5.BÖLÜM 《KAFESTEKİ KURT VE SAATLİ BOMBA 》

                         《 KEYİFLİ OKUMALAR

● 5.Bölüm 
● Kafesteki Kurt ve Saatli Bomba


Bir Yıl Önce...

Gökçe Aksoy…
Can abimin bürosunda, masamın üzerine yığılmış dosyalar arasında boğuluyordum. Stajyerliğimin dördüncü ayıydı ve hayatım; kanun maddeleri, eksik imzalı dilekçeler ve abimin "Gökçe, şu dosyayı arşive kaldır" direktifleri arasında geçiyordu.
Ta ki o kapı, nezaketle değil, bir fırtınanın önünde savrulan bir kâğıt parçası gibi ardına kadar açılana kadar...
​Sekreterimiz Pelin’in "Lütfen bekleyin! Can Bey şu an müsait değil!" çığlıkları, içeri giren adamın botlarının mermer zeminde çıkardığı o tok sesin altında ezildi. Başımı dosyalarımdan kaldırdığımda, karşımda sadece bir adam değil, adeta odadaki oksijeni tek başına tüketen bir güç odağı duruyordu.
​Üzerinde simsiyah, kusursuz bir takım elbise vardı ama yüzündeki o hiddet, şıklığını gölgeliyordu. Gözleri doğrudan abimin odasına odaklanmıştı. Pelin’i kolundan hafifçe kenara ittiğinde, içimdeki o Aksoy damarı aniden kabardı. Abim içeride çok önemli bir müvekkille gizli bir görüşme yapıyordu ve bu adamın böylece dalmasına izin veremezdim.
​Hızla ayağa kalkıp önüne geçtim. Boyu o kadar uzundu ki, ona bakmak için başımı arkaya atmak zorunda kalmıştım.
​"Bir saniye!" dedim, sesimi olabildiğince otoriter tutmaya çalışarak. 
"Buraya bu şekilde giremezsiniz. Can Bey’in randevusuz görüşme kabul etmediğini biliyor olmalısınız."
​Gözleri yavaşça bana kaydı. O an zaman durdu sandım. Zifiri karanlık ama içinde binlerce şimşek barındıran o gözler... Beni bir böcek gibi ezmek mi istiyordu yoksa sadece orada olduğuma mı şaşırıyordu, anlayamadım.
​"Randevu?" dedi. Sesi, en derinden gelen bir gök gürültüsü gibiydi. "Benim olduğum yerde kuralları randevular değil, ben belirlerim küçük hanım. Şimdi çekil önümden."
"Küçük hanım mı?" Kaşlarımı çattım, bir adım daha yaklaştım. Elinde çok değerli görünen deri bir çanta tutuyordu; birkaç adım daha ilerlemesini engellemek için elimi kararlı bir şekilde koluna koydum. "Bakın, isminiz her neyse... Burası bir pazar yeri değil, bir hukuk bürosu. Çıkın ve dışarıda bekleyin."
​Koridordaki hava bir anda buz kesti. Arkada Pelin’in korkudan nefesini tuttuğunu duyabiliordum. Adam, ona dokunmama öyle bir şaşırmıştı ki, dudaklarının kenarında belli belirsiz, tehlikeli bir kıvrılma oluştu. Bakışları kolundaki elime, sonra tekrar gözlerime indi. "Cesaretin," dedi fısıltı gibi ama yakıcı bir sesle. "Ya cehaletinden geliyor ya da gerçekten ölmek istiyorsun."
"Belki de sadece görevimi yapıyorumdur," diye direttim. Tam o sırada abimin kapısı açıldı. Can abim dışarı çıktığında bizi o halde gördü; ben adamın yolunu kesmiş, adam ise üzerime bir gölge gibi çökmüş haldeydi.
​"Asaf?" dedi abim, sesi şaşkınlık doluydu. Bakışları hemen yanındaki müvekkiline döndü ve hızla elini uzattı: "Duruşmada görüşürüz Tunç Bey."
​Adam yanımızdan geçip gittiğinde abimle göz göze geldim. "Can Bey, beyefendi zorla içeri girmeye çalışıyor," dedim geri adım atmadan.
​Karşımdaki bu ego budalası adam, gözlerini benden ayırmadan doğrudan abime yöneldi: "Can, ya bu küçük hanıma kim olduğumu öğret ya da ben öğretmek zorunda kalırım."
Abim çatık kaşlarıyla hızla aramıza girip ortamı sakinleştirmeye çalıştı. "Sanırım bir yanlış anlaşılma oldu... Gökçe, o bizim en önemli müvekkilimiz Asaf Altuğ."
​Asaf Altuğ. İsmi zihnimde yankılandı. Altuğ Holding’in o sarsılmaz ismi... Ama o an benim için holding patronu değil, sadece küstah bir adamdı.
Can abim gözlerini benden Asaf’a çevirdiğinde, az önceki ses tonu daha sert bir tona büründü: "Ve Gökçe Hanım da büromuzun gelecek vaat eden stajyer avukatı Asaf Bey..."
Abim, koruyucu bir tavırla devam etti: "Gökçe Hanım, siz işinizin başına dönebilirsiniz. Asaf Bey'le ben ilgileniyorum."
​Gözlerini hala o ego yığınından çekmemişti. Asaf’ın dudağında belli belirsiz bir kıvrılma oluştu. Ben odama geçerken, abim de Asaf’la birlikte odasına geçti. Kapı kapanmadan hemen önce abimin sesini duydum:
 
"Pelin Hanım, odaya iki sade kahve getirir misiniz lütfen?"
Asaf Altuğ…
Can masasına geçip sandalyesine oturduğunda, ben de karşısındaki deri koltuğa yerleştim. Hala o çatık kaşlarıyla, "Seni dinliyorum, bu kadar acil olan nedir?" dedi. Tavrı az önceki sinirimi tuzla buz etmeye yetmişti; dudağımdaki kıvrılma iyice dağıldı ve gülmeye başladım.
​Bu arada odaya elinde kahvelerle az önceki sekreter girdi. Can’ın şaşkın bakışları bir sekreter kıza, bir bana gidip geldi. 
Kız kahveleri bırakıp çıktığında bakışları tekrar beni buldu. "İyi misin? Ne oluyor? İçtin desem çarpmaz seni, hayırdır?" dedi.
"Az önceki hanımefendinin yenge kontenjanında olduğunu bilmiyordum, yoksa üstüne bu kadar gitmezdim, kusura bakma," dedim gülümsemeye devam ederek kahve fincanına uzandım.
​Can, yüzünde hiçbir esneme olmadan, buz gibi bir sesle cevap verdi:
​"Ne yengesi? Gökçe benim kız kardeşim."
Bir yudum aldığım kahve o anda genzime kaçtı; boğulur gibi öksürmeye başladım. Şaşkınlıkla gözlerim büyüdü. "Kardeşin mi?" 

Sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. Boğazımı temizleyip fincanı tabağına bıraktım. "Senin bir kardeşin olduğunu bilmiyordum Can. Bunca zamandır neden hiç bahsetmedin?"
Can, masasının üzerindeki kalemle ritmik bir şekilde vurmayı kesti. "Gökçe buraya torpille değil, kendi tırnaklarıyla geldi Asaf," dedi sesi buz gibi bir ciddiyetle. "Onu ismimle ya da nüfuzumla gölgelemek istemedim. Ve gördüğün gibi, büronun kapısını kimin için olursa olsun aşındırmana izin verecek biri değil. Randevu konusundaki hassasiyeti de tamamen benim talimatım."
​Hafifçe gülümsedim ama bu kez bu gülümseme küstahlıktan uzaktı. Az önce koridorda bana kafa tutan, gözlerindeki o şimşeklerle üzerime yürüyen o dik başlı kızın görüntüsü zihnimde taze bir yara gibi duruyordu.
"Kardeşin olduğunu bilseydim, en azından... ona bir 'küçük hanım' borcum kalmazdı," dedim, kendimce durumu yumuşatmaya çalışarak. "Aksoy genlerinin bu kadar baskın ve inatçı olduğunu tahmin etmeliydim."
"Seni şaşırttıysa, bu iyiye işaret Asaf," dedi Can, arkasına yaslanarak. "Çünkü Gökçe, bir Altuğ olduğunu duyduğunda bile geri adım atmadıysa, bu onun bu bürodaki en sağlam duvar olduğunun kanıtıdır."
Kahvemden bir yudum daha aldım. Tadı, az önceki gerginliğin üzerine çöken bir duman gibi sertti. "Bahsettiğin kadar varmış. Kusura bakma Can, onu gerçekten... Her neyse. Gelelim asıl meseleye."
​Konuşmaya devam ettim ama zihnimin bir köşesi hala kapının ardındaki o kızdaydı. 

Gökçe Aksoy...


◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇

​"Asaf..." Ses, rüzgarın arasından süzülüp ruhuma ulaştı. Gözlerimi açmak istiyor ama tonlarca ağırlığın altında eziliyordum. Kalbim, o sesi her duyduğunda olduğu gibi ritmini şaşırdı. 

"Sevgilim... Hadi uyan artık." Yanağımda dolaşan ellerinin yumuşaklığı, tenimi yakan gül kokulu nefesi öyle gerçekti ki... "Uyumadığını biliyorum hilebaz adam," diye fısıldadı neşeyle. O an, dünyadaki tüm yangınlar sönmüş gibiydi. 

Ancak gözlerimi gerçek dünyaya açtığımda, kulaklarımdaki o huzur verici tını yerini mezar sessizliğine bıraktı. Gitmişti. Sesini de yanına alıp beni yine o ıssız boşlukta bırakmıştı.


Hayatım, ucu bucağı görünmeyen bir dehlizden ibaretti artık. Oturduğum koltukta uyuya kalmıştım; bedenim uykuyu reddediyor, zihnim ise bir mülteci gibi geçmişe sığınıyordu. Ne zaman bir-iki dakika dalsam, Gökçe’min o güzel sesiyle uyanıyordum. Bana sesleniyordu… Ama son halinin aksine, sesi acıyla titremiyordu bu kez. Gülüşünü duyuyordum; hani o uğruna dünyayı yakabileceğim, ölesi gülüşünü.
Bugün yedi gün olmuştu. İkimizin de ölümünün üzerinden koca yedi gün geçmişti. O toprağın altına, ben ise üstüne gömülmüştüm. Ama az kalmıştı; onu benden alanların, toprağa gömülecek bir bedeni bile kalmayacaktı. Onları tamamen yok ettikten sonra, kendim için canımın özünün yanına bir çukur açacak ve nihayet ona kavuşacaktım.
Duvardaki saate baktım; 23.27 geçiyordu. Zamanı gelmişti; artık canavarların kıyameti olacaktım.
​Masamın çekmecesinden silahımı, hala sargılı olan ellerimle kavrayıp belime yerleştirdim. Çekmeceyi tam kapatacakken inci tokaya takıldı gözlerim. Acı, sanki mümkünmüş gibi dalga dalga büyüdü içimde. Titreyen parmaklarımı inci tanelerinin üzerinde gezdirdim.
​"Seni koruyamadım küçük kızım," diye fısıldadım, odanın sessizliğine. "Bu adama artık seni özlemek bile fazla. Bizi yakanları, daha büyük bir ateşte yakacağım."
​Çekmeceyi kilitledim ve odadan çıktım. Adımlarım bir yıl önceki o hukuk bürosundaki gibi tok değildi; artık her adımım intikamın ağır yükünü taşıyordu.
Şirketten çıkıp arabaya doğru yürümeye başladığımda, binanın etrafındaki silüetleri fark ettim. Elim refleksle silahıma gidecekken arkamdan o tanıdık sesi duydum:
"Tehlike yok. Bizim adamlar."
Başımı çevirdiğimde, arabamın arka camından kafasını uzatmış, uykulu gözleri ve dağınık saçlarıyla bana bakan Murat’ı gördüm. Çatık kaşlarımla önce etrafı süzdüm, sonra tekrar ona baktım. Bu heriften kurtuluş yoktu. Yanına gidip kapıyı sertçe açtım.
"Ne yapıyorsun sen burada?"
Soruma omuz silkmekle yetindi. "Ayakkabılarının sesini duyuncaya kadar uyuyordum," dedi sakince.
​Derin bir nefes alıp verdim, öfkem burnumun ucundaydı. "İn aşağıya Murat."
​İtiraz etmeden indi ve kapıyı kapattı. Karşımda dikildi. "İndim, ne olacak şimdi? Seninle bir plan yaptık ve şimdi beni dışarıda mı tutmaya çalışıyorsun? Senin derdin ne Asaf!"
"Bu benim meselem," dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. "Bunun içine seni ya da başka kimseyi çekmek istemiyorum."
​O gün Murat’la bir plan yapmıştık ama artık dayanamıyordum; hayatımdan birini daha kaybetmeye niyetim yoktu.
​"Senin meselen, öyle mi?"
​Bana inanmıyormuş gibi bakıp üzerime doğru yürüdü. Ansızın montumun yakalarından yapıştı. "Senin, benim içimde yanan o ateşten, o vicdan azabından haberin var mı lan! Senin bir canın, benim ise iki kardeşim öldü! Ben birinin vicdan azabını, diğerinin her gün yeni baştan yanışını izleyerek acı çekiyorum!"
​İki eliyle yakalarımdan tutup sarstı beni, gözlerindeki o saf acı benimkiyle çarpıştı.
"Günlerdir burada yatıp kalkıyorsun, kafandaki tilkileri bilmiyorum mu sanıyorsun? Unutma kardeşim; ben senin düşüneceğin her şeyi, hatta düşmanının bir sonraki hamlesini bile önceden planlarım. Bir gece gafil avlandık ve bizden bir can aldılar... Şimdi gidip canımızı bizden kopartanları, o gün dediğin gibi, parça parça edelim."
Murat benim görünmez gölgem gibiydi. Ne kadar onu bu karanlıktan uzak tutmaya çalışsam da, o ya bir adım önümde ya da bir adım arkamdaydı; ama hep yanımdaydı.
"Kumanda sende o zaman," dedim pes ederek. Cebimden çıkarttığım patlayıcıları aktif hale getirecek kumandayı avucuna bıraktım.
​Kumandayı aldığında sıkıca sarıldı bana. Ben de ona sarıldım; iki yaralı adamın, yıkılmış bir dünyada birbirine tutunmasıydı bu. Ayrıldığımızda, Murat direksiyona geçmeden önce adamlara bir ıslık çalıp işaret verdi ve arabaya bindi. Yan koltuğa geçtim.
​Arabayı çalıştırıp gaza yüklendiğinde, motorun kükremesi sessizliği yırttı. "Oyun başlasın," dedi Murat, gözlerini yola dikerek.
​Ön camdan akan yola, yaklaşan sonun habercisi olan o gri ışığa bakarken onu onayladım:
" Başlasın. "

◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇

Murat direksiyonu şehrin dışındaki terk edilmiş eski bir dokuma fabrikasına kırdığında, motorun kükremesi sessizliği yırtıyordu. Asaf, dikiz aynasına gözü takıldığında kaşlarını çattı. Birkaç araç arkadan gelen siyah camlı minibüsü hemen tanımıştı.
​"Bu herifin ne işi var arkamızda Murat?" diye kükredi Asaf. "Sana kimseyi karıştırmayacağız demiştim!"
Murat, hızını artırırken aynaya kısa bir bakış attı. "Can’a söz verdim Asaf. Gökçe onun kardeşi; bu intikamda onun da hakkı var. Ayrıca içerideki o teknolojik labirenti aşmak, kameraları kör etmek için ona muhtacız. Bırak gölgemiz olsun."
​Asaf öfkeyle soludu ama itiraz etmedi. Şimdi kardeş kavgası verecek zaman değildi; şimdi kan dökme zamanıydı.
Saat  
01.45 
 "Kafes" Yer Altı Kulübü

Fabrikanın paslı kapılarının ardında, Pars Soykan’ın yer altı imparatorluğunun kalbi atıyordu. Burası; boks maçlarının yapıldığı, kumarın ve uyuşturucunun su gibi aktığı bir bataklıktı. Asaf, gri kabanı, hafifçe uzamış sakalları ve o sarsılmaz duruşuyla tam bir mafya baronu gibi kapıdan girdi. Murat, bir gölge gibi hemen arkasındaydı.
Dışarıda, minibüsün içinde Can çoktan operasyona başlamıştı. Önündeki ekranlarda fabrikanın tüm kamera sistemleri akıyordu. Asaf, binaya girmeden hemen önce patlayıcıların kumandasını Can’a uzatmış, gözlerinin içine bakmıştı:
"Eğer işler ters giderse, bizi düşünme Can. Bu pisliği içindekilerle beraber havaya uçur."
Can, kulaklıktan fısıldadı: "İçeridesiniz. Murat, şimdi ayrıl. Sol koridordaki güvenlik kamerasını saniyelik döngüye aldım, seni görmeyecekler. İlk durağın ana trafo odası."
​Murat, kalabalığın arasına karışıp karanlıkta kaybolurken, Asaf doğrudan VİP locasına yöneldi. Aşağıdaki demir kafeste iki adam birbirini parçalıyor, etraftaki mafya babaları milyonluk bahisler için bağırıyordu.

Plan basitti:Gökçe’nin intikamını almak, bu cehennemin mimarı Pars Soykan’ın nefesini kesmek, içeride tek bir canlı bile kalmayana kadar her şeyi havaya uçurmak.
Asaf, VİP locasına ağır adımlarla girdiğinde, masadaki Pars’ın adamı onu gördüğü an donup kaldı. Eli hemen telsizine gitti. Çok geçmeden, sanki bu anı yıllardır bekliyormuş gibi karanlığın içinden Pars Soykan belirdi. Yüzünde o mide bulandırıcı, kibirli gülümsemesiyle masaya doğru yürüdü.
"Koca kurt sonunda kafese girdi demek..." dedi Pars, sandalyesini çekip otururken. "Hoş geldin Asil."
O sırada Murat, binanın tüm stratejik noktalarına patlayıcıları yerleştirmiş olmanın verdiği o soğuk sakinlikle Asaf’ın arkasında belirdi. Bir gölge gibi yerini aldı. Pars, Murat’a bakıp alayla sırıttı.
​"Vay... Fedain de buradaymış, ne tesadüf ama!"
Pars, içerideki kolonların içine gizlenmiş ölümcül mekanizmalardan habersizce arkasına yaslandı. Cebinden iki kemik zar çıkarıp masaya fırlattı. "Zar atmak ister misin Asil Altuğ ? Belki şansın bu sefer yaver gider."
Asaf öfkeyle, buz gibi bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. Telefonunu çıkarıp ekranını Pars’ın gözünün içine sokarcasına masaya bıraktı. Ekranda, sıfıra doğru hızla akan kırmızı bir sayaç vardı; patlamaya ayarlanmış bomba saati.
"Ben zarları çoktan attım Pars," dedi Asaf, sesi derinden gelen bir gök gürültüsü gibiydi. "Oyun başladı."
Pars, gözlüklerinin ardındaki gözlerini sayaçtan çekip Asaf’a dikti. Alnında ince bir ter çizgisi belirdi ama geri adım atmadı. Aksine, bir anda kahkahalarla gülmeye başladı. Sesi, mekanda yankılanırken ürperticiydi.

"Tam benim dişime göre bir düşman işte!" dedi kahkahalarının arasından. Sırtını iyice yasladı. "Zekice bir hamle ama hiçbir hamlen benimki kadar zekice olamaz Asil..."
Asaf, duygusuz bir ifadeyle öne doğru eğildi. Sargılı ellerini masanın üzerinde birleştirdi. 
"Asil... Israrla bana neden bu adımla sesleniyorsun? Söylesene Pars Soykan, senin benimle derdin ne? Bu, kaybedilen bir ihaleden çok daha fazlası."
Pars’ın yüzündeki o deli dolu ifade bir anda silindi. Yerini karanlık, ciddi bir ifadeye bıraktı. 
"Bulamadın değil mi? Ben kimim, niye senin kıyametin oldum... Hâlâ çözemedin."
Asaf’ın sabrı artık taşmıştı. Belindeki silahı şimşek hızıyla çıkarıp Parsa doğrulttu. "Anlatacağın hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. Sen benim kıyametim oldun, ben de senin!"
​O an mekan buz kesti. Pars’ın onlarca koruması aynı anda silahlarını Asaf’a doğrulttu. Kumar masalarındaki insanlar çığlıklarla çıkışa doğru kaçışmaya başlarken, boks ringindeki dövüş durdu.
​Pars, namlunun ucunda olmasına rağmen pis pis sırıtmaya devam etti. 
"Hata ediyorsun Asil..." dedi ve yavaşça ayağa kalktı. 
Asaf’ın gözlerinin içine baktı. 

"Sana söyleyeceklerimi bilseydin, o tetiği çekmek için bu kadar acele etmezdin."
Asaf’ın parmağı tetikte titredi. Kulaklığından Can’ın sesi duyuldu: "Asaf, Çıkmanız lazım!"

​Pars’ın o zehirli gülümsemesi, namlunun soğuk ucu alnına değerken bile yüzünden silinmedi. Mekandaki siren sesleri ve Can’ın kulaklıktaki bağırışı, Asaf için artık sadece anlamsız bir uğultudan ibaretti. Evren, sadece Pars’ın dudaklarından dökülecek o zehirli itirafa kilitlenmişti.
Pars, Asaf’ın tetikte duran parmağına küçümseyerek baktı. Ardından sesini sadece Asaf’ın duyabileceği, fısıltı kadar alçak ama bir kurşun kadar ağır bir tona düşürdü. Gözlerindeki nefret bir anlığına yerini tuhaf, hastalıklı bir acımaya bıraktı.
"Sana neden 'Asil' diyorum, biliyor musun?" diye fısıldadı Pars. "Çünkü bu ismi sana, o çok sevdiğin baban vermişti değilmi? Sen, babanın senin için çizdiği o tertemiz yolda yürüdüğünü sanıyorsun ama baban gibi o çizdiği yolda kirli ve sende o kirin çamurusun bir lekesin."
Asaf’ın kaşları çatıldı, silahı tutan eli daha da gerildi. "Ne saçmalıyorsun sen? Babamla ne ilgilisi var!"
Pars, alçak bir sesle kahkaha attı. "Baban... Ah, rahmetli Altuğ Bey. O, ihaleleri kazanırken rakiplerini nasıl elediğini sana hiç anlattı mı? Ya da o yangının aslında otuz yıl önce başka bir aile için yakıldığını?"
Asaf'ın içindeki o karanlık kuyu, duyduğu kelimelerle çalkalanmaya başladı. Pars, bir adım daha yaklaştı; namlunun ucu şimdi alnına iyice gömülmüştü.
"Benim babam, senin babanın yoluna serdiği o cesetlerden sadece biriydi Asil Altuğ," dedi Pars, gözleri dolarak ama sesi buz gibiydi. 

"Gökçe... O zavallı kız, otuz yıl önceki bir hesabın kurbanı oldu. Senin babanın başlattığı ateşi, ben senin hayatını yakarak bitirdim. Sen bir kurban değilsin Asil... Sen, bu yangını başlatan soyun son temsilcisisin. Gökçe'yi öldüren senin kanın!"
Asaf'ın beyni zonkladı. Pars’ın sözleri, doğru bildiği ne varsa hepsini sarsıyordu. Yalan söylüyor diye geçirdi zihninden. Şüphe içini kemiriyordu. O sırada Can’ın sesi kulaklıktan çığlığa dönüştü: 
"ASAF! SON 60 SANİYE! ÇIKIN ORADAN, PATLAYACAK!"
Pars, Asaf’ın yüzündeki o yıkımı görmenin verdiği hazla kollarını iki yana açtı. "Şimdi ya beraber yanarız ya da bu sırla yaşamaya çalışırken her gün kendi içinde kül olursun. Seçim senin..." 

Pars duraksadı, yüzüne şeytani bir ifade yayıldı. "...kardeşim."
Pars'ın son kelimesi, mekandaki patlamadan daha büyük bir şok yarattı Asaf’ın zihninde. "Kardeşim mi?"


◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇

• ​"Sizce Pars gerçekten Asaf'ın kardeşi mi yoksa bu sadece zihnini bulandırmak için bir oyun mu?"

• "Asaf, Gökçe'nin intikamını alırken kendi geçmişiyle yüzleşebilecek mi?"

• Gelecek bölümde görüşmek üzere 🌸


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DUYURU...

1.BÖLÜM《KÜLLERİN ARASINDAKİ İNCİ》