7.BÖLÜM《OBSİDYEN LABİRENTİ 》

                                 《 KEYİFLİ OKUMALAR 》

● 7. Bölüm 
● Obsidyen Labirenti 


"Yaşıyor."
Bu kelime, Asaf’ın beyninin içinde binlerce atom bombasının aynı anda patlaması gibiydi. Kalbi, göğüs kafesini parçalamak istercesine çarpıyor; az önce damarlarında donan kan, şimdi bir lav nehri gibi akıyordu. 

Can’ın elindeki silahın titrediğini gördü. O sarsılmaz, hukuk adamı Can Aksoy’un bile dizlerinin bağı çözülmüştü. "Nasıl?" diye inledi Can. "Onu kendi ellerimle..."
"Kendi ellerinle gömdüğün o siyah torbanın içindekini gördün mü Can?" diye sordu ve sorusunu tekrar kendi cevapladı

" Evet gördün ama tanınmayacak haldeydi değil mi... düzmece bir DNA testi raporuyla kandırdılar sizi." Polat, sesi limanın karanlığın da yankılandı. O konuştukça Asaf’ın kafasının içindeki o pazılın parçaları kendiliğinden yerlerini buluyordu. 

Zihninde Murat’ın sesi yankılandı " İçeride ki adamım Savcı değişikliği olduğunu söyledi. " Bir kaç gün önce bahsetmişti ama o bunu Pars’ın kendini bu işten sıyırmak için yaptığını düşünmüştü. Ve yanılmıştı..

"Pars, yangın başladığında oradaydı. Gökçe’yi yangından dışarı çıkaran oydu. Sedye ile çıkan, tanınmayacak halde olan o kız kimdi bilmiyorum ama sizin Gökçe diye bildiğiniz o kızı dışarıya çıkartan Pars’ın itfaiye kılığına girmiş kendi adamlarıdı... Pars, Gökçe’yi o kaosun içinde, herkesin gözü önünde kaçırdı." Elini kirli sakallarında gezdirdi 

" Aslında planının içinde Gökçe'yi oradan çıkartmak yokmuş. Bilmiyorum onun zihninden geçenleri kestiremiyorum ama o önceden böyle bir adam değildi. " 
Asaf’ın öfkesi yerini buz gibi bir berraklığa bıraktı. Silahını Polat’ın boynundan çekmişti ama bakışları üstündeydi Ağzından çıkan her sözü her hareketini zihnine kazıyordu. 

"Nerede?" dedi. Sesi, mezar taşından daha soğuktu. 

"Nerede saklıyor onu?"
"Bilmiyorum," dedi Polat dürüstçe. 

" O, hayatta en çok korktuğu şeyi, yani kaybetmeyi, en yakınında tutarak yener. Gökçe bir yerlerde ama şehirde olduğunu düşünmüyorum. Ormanın derinliklerinde, babamdan kalan eski av köşkünde olabilir ya da sahil şeridindeki o gizli villada. Kendine ait başka mülkleri de var."
Can, Asaf’ın yanına geldi, üstünde o şokun belirtileri ve gözlerinde deli bir parıltı vardı. "Gidiyoruz Asaf. Hemen."
"Durun!" dedi Polat. 

"Pars şu an yaralı bir hayvan gibi. Fabrikayı patlattınız, krallığını yıktınız. Eğer tek tek mülklerine baskın yaptığınızı duyarsa, Gökçe'nin yaşadığını bildiğinizi anlar ve Gökçe'ye zarar verebilir. Pars, ona sahip olamayacağını anladığı an, onu yok eder."
Asaf dişlerini öyle bir sıktı ki, çenesinden bir çatlama sesi geldi. 

"Ona dokunduysa," dedi fısıltıyla. 

"Eğer kılına zarar verdiyse, dünyayı üzerine yıkarım Polat. Senin soyun falan dinlemem, onu bulduğum yeri mezarı yaparım."

Polat’ın kaşları çatılmıştı " Seni anlıyorum ama konuşmamız gereken önemli bir konumuz daha var." Dedi. 

" Eğer yalan değilse Gökçe yaşıyorsa bundan daha önemli bir şey yok!" Diye bağırdı Can, içinde olduğu durumu bir yandan kabul edemiyor bir yandan buna tutunuyordu.

Polatla karşı karşıya geldiklerinde Asaf elini Can’ın göğsüne yaslayarak durdu. " Her şeyin ne kadar karmaşık ve ağır geldiğini biliyorum Can. Bende aynı durumdayım ama onu dinlemeden dediğin gibi eğer yaşıyorsa ve ben buna inanıyorum onu dinlemeden onu bulamayız. " dedi.

Sözleri onu durdurdu ve bakışlarını Polata çevirdi " Burada daha fazla durmayalım." limanın karanlığın da göz gezdirdi.
" Tek misin?" Diye sordu.

" Evet " 

" Bizimle geliyorsun arabanı adamlardan birine aldırırım." Diyerek yürümeye başladı.

Hep beraber limandan çıktıklarında, limanın rutubetli havası yerini sabahın ilk soğuğuna bırakmıştı. 

Arabaya bindiklerinde ufukta cılız bir ışık belirdi; gece bitiyordu. 

Peki güneş doğacak mıydı?

​Yol boyunca kimse konuşmadı. Tek duyulan şey, tekerleklerin asfaltla girdiği amansız kavgaydı. Eve vardığıkların da, güneşin ilk ışıkları camlara vuruyordu. 

Asaf, Gökçe’yi hayal ettiği o evin bahçesine, şimdi can düşmanının kardeşiyle ve ellerinde kardeşinin kurumuş kanıyla giriyordu. Kalbi de zihni de bunların altında eziliyordu. 

​İçeriye doğru ilerlediklerin de Selim, kapıda eldivenlerini çıkartmış sigara içiyordu. Yüzünde yorgun ama huzurlu bir ifade vardı.

​Asaf "Murat nasıl?" dedi, nefes nefese.
Selim, arkada duran Polat’ı görünce bir an duraksadı ama bir şey söylemedi gözleri kısa bir süre üstünde gezindi ve yorgun bakışları bana döndüğünde sorumu cevapladı. 

"Zor oldu Asaf. Patlamanın basıncı ciğerlerini zorlamış, kurşun da epey kan kaybettirmişti ama ameliyat iyi geçti. Şu an uyutuyorum ama uyandığında bir süre nerede olduğunu, ne yaşadığını karıştırabilir; travmaya bağlı geçici bir hafıza bulanıklığı normaldir. Ama toparlayacak."

​Selim’in sözleri, Asaf’ın ruhundaki o koca taşın bir kısmını un ufak etti. 

"Sağ ol Selim... Sağ ol." Dedi derin bir nefes alarak. 
Murat’ın yattığı odanın kapısına yöneldiğnde, pencerelerden sızan altın sarısı güneş ışığı koridoru doldurmuştu. 

Kapıyı araladı. Murat, beyaz çarşafların arasında, yüzü güneşin ışığıyla aydınlanmış koluna bağlı serumla hareketsiz bir halde yatıyordu.

"Bizimle oynuyorlar! Buna nasıl bu kadar basit bir şekilde inanabiliyorsun?" 

Asaf, Can’ın sesiyle başını ona çevirdi. Murat’a son bir kez bakıp kapıyı usulca kapattı.
Şimdi Can’ın tam karşısındaydı; gözlerinde öfke alev alev yanıyordu. Yol boyunca gözünü Polat’tan çekmemişti ve ne kadar Gökçe’nin yaşadığına inanmak istese de bu düşünce mantığıyla örtüşmüyordu. 

"Senin yanında duruyorsam, bu kardeşimin intikamını almak için." diye devam etti, her kelimesi bir tokat gibiydi. 

"Ama sen onların oyunlarına bu kadar basit bir şekilde geleceksen, bu yollarımızı ayırır Asaf. Ben gördüklerime inanırım, masallara değil!"
"Gökçe yaşıyor olabilir... Onu sen de duydun," dedi Asaf. 

Sesi onunkinin aksine kısıktı. Zihnindeki mantık feryat ediyordu ama kalbi, Polat'ın fısıldadığı o ihtimale bir sarmaşık gibi tutunmuştu. Belki de bu onun en büyük zayıflığıydı, ve bunu biliyordu. Gökçe onun hem en güçlü yanı hem en zayıf tarafıydı.
Can'ın, öfkesinin yerini anlık bir acı aldı, Asaf’ın yakasına yapıştı. Sanki onu sarsarak kendine getirmeye çalışıyordu. 

"Sen delirdin mi lan! Onu beraber o toprağa gömdük! Günlerdir asırlık acılar çektik biz! O öldü lan, öldü!"

​Asaf yine onun aksine, sakince cevap verdi: "Onu o morg odasında gördüğümde tanınmaz haldeydi Can. Belki de o değildi..."
"Her an peşindeydim!" diye bağırdı, elleri titriyordu. "DNA testi pozitif sonuç verdi Asaf! Bu mümkün değil! Olması için canımı veririm ama değil!"
 Asaf, Murat’ın bir kaç gün önce bahsettiği detayı ona da söyleyecekti. Can’ın yakasına yapışan ellerini sertçe ama sakince üzerinden çekti.

"Dosyada savcı değişikliği yapıldığından haberin var mı?"dedi.
Can o an donup kaldı. Kaşları çatıldı, zihnini taradığı belliydi. 

"Savcı değişikliği olmadı..." 

Bir an duraksadı, tereddüt zehir gibi diline bulaştı.

"Böyle bir şey olsaydı... Bunu bilirdim. Bilmem gerekirdi."
"Pars’ın eli kolu ne kadar uzun, henüz bilmiyoruz Can. O bizim gözümüzde sadece ihaleleri kaybeden hırslı bir rakipti ama geldiğimiz yere bir bak; herif bir hayalet gibi hayatımızı yönetiyor. Polat doğru söylüyor olabilir. Ben bunun peşini bırakmam. Sen istediğini yapmakta özgürsün ama ben o adamın anlatacaklarını dinleyeceğim."dedi Asaf ve yanından geçip giderken Can, sabahın ilk ışıklarının vurduğu koridorda dalgınca boşluğa bakıyordu. Omuzlarındaki yükün ağırlığı daha da ağır geliyordu.
Asaf salona geçtiğinde. Polat, pencerenin önünde ormanı izliyordu. Varlığını hissedince ağır ağır arkasını döndü. Kanepeye oturduğunda, yüzünde yılların yorgunluğu vardı. 

"Artık konuşma zamanı geldi sanırım," dedi.
Asaf karşısındaki kanepeye, bir cellat ile bir kurtarıcı arasındaki o ince çizgide oturur gibi yerleşti. Gözlerini gözlerine dikti. 

"Neden? Kendi kanına, abine neden ihanet ediyorsun?" Diye sordu.
Polat acı bir gülüşle başını eğdi. "İhanet mi?" diye mırıldandı ve devam etti. 

"Ben ona yıllar önce, o cehenneme girmesine izin verdiğim gün ihanet ettim Asaf. Onu durdurmayarak, durduramayarak o canavarın büyümesini izleyerek... " 

Asaf, Gökçe için o pazılın kayıp olan her parçasını bulup yerine yerleştirecekti. 

Polat derin titrek bir nefes çektiği içine ve devam etti. 

"Ben bir Soykan olarak doğdum ama bir katil olarak ölmek istemiyorum Asaf. Abim o kızı sadece bir intikam objesi olarak görüyor. Ben annemin vasiyetini tutamadım, abimi kurtaramadım... Ama belki o kızı kurtarabilirim."
Bakışlarını tekrar Asaf'a çevirdi, bu kez gözleri buz gibiydi.

​"Şimdi duyacakların," dedi Polat, sesi bir mezar sessizliği kadar ağırlaşmıştı. "Geçmişini darmaduman edecek şeyler."
Asaf’ın udaklarında alaycı ve sert bir gülüş peydah oldu. "Pars bana babamla ilgili saçma sapan şeyler söyledi. Sen de onun gibi zırvalayacaksan hiç boşuna nefesini tüketme."
Polat, arkasına yaslanıp doğrudan karşısındaki bir yanı acı içinde, bir yanı ise ona verdiği umutla bakan adamın gözlerinin içine baktı. Bakışlarında bir Soykan’ın kibri değil, bir günahkarın mecburiyeti vardı. 

"Beni dinlemeyecektin madem, ne diye getirdin buraya? Ben anlatayım Asaf, sen ister inan, istersen bu gerçeği reddet. " 
Asaf’ın sessizliği, ona devam etmesi için verdiği en büyük tavizdi. Derin bir nefes alıp kelimeleri zehirli birer ok gibi fırlattı:
"Otuz iki yıl önce... Baban Adnan Altuğ, Firuze ile büyük bir aşk yaşamış."
Firuze... Pars’ın yedi ceddini, her bir hücresini araştırmıştı. Firuze Soykan, onun annesiydi. Kaşları istemsizce çatıldı, yumruklarını sıktı "Firuze Soykan," dedi.

​Polat başını ağır ağır salladı. Çene kemiklerinin birbirine geçtiği, dişlerini sıktığı dışarıdan bile belli oluyordu.
"Annem o zamanlar hamile kalmış. Babanın bundan haberi yokmuş ama deden Cevher Altuğ bunu bir şekilde öğrenmiş. Annem o zamanlar sıradan, kimsesiz bir kadın... Tabii soyu sizinki gibi 'asil' ve 'güçlü' bir kapıya dayanmadığı için Cevher Altuğ onu da, karnındaki bebeği de kabul etmemiş. Annemi bebeğiyle tehdit edip babandan kendi rızasıyla ayrılmasını istemiş. Tehditlerin sonu gelmeyince annem babanı terk etmiş."

Duyduğu her yeni bir bilgi beynine balyoz yemişim hissi veriyordu. Geleceği gibi geçmişi de darmadumandı.
Polat bakışlarını kısa bir an için evin ormanı kucaklayan cam duvarlarına çevirdi. Sanki anlattığı her kelime birer düğüm olup boğazına diziliyor, bu geniş manzara bile göğsündeki o daralmaya çare olmuyordu.

​"Kısa süre sonra annem, babam Tunç Soykan ile evlenmiş." Kısa bir an durup devam etti.

"Baban, annemin başkasıyla hayatını birleştirdiğini öğrendiği an pes etmiş; dedenin onun için seçtiği, kendi soylarına ve mevkilerine yaraşır o 'ideal' gelinle, annen Gül Hanım’la evlenmeyi kabul etmiş. Ve böylece her şey, dedenin istediği o kusursuz tablonun içine hapsolmuş."

Başını tekrar önüne eğdi ve ciğerlerine derin bir nefes çekti. Ancak çektiği hava yetersiz kalıyormuş gibi, omuzları bu koca itirafın ağırlığı altında derince yükselip indi.

" Babam, annemi karnındaki o gayrimeşru bebekle kabul etmiş."
Asaf’ın zihninde bir ses yankılandı. Pars’ın sığınaktaki o delice gülüşü ve fısıltısı: "Kardeşim..."
Polat başını kaldırdı, gözleri şimdi birer kor parçası gibi parlıyordu. Kelimeler dudaklarından döküldüğünde odadaki hava bir anda buz kesti ve Asaf'a geçmişinden ilk ama son olmayacak o darbeyi vurdu...
"Pars bir Soykan değil Asaf..." Duraksadı, derince yutkundu. 

"O, seninle aynı kanı taşıyor. O bir Altuğ."
Dünya o saniyede dönmeyi bıraktı. Damarlarındaki kanın çekildiğini, yerine buz gibi bir boşluğun dolduğunu hissetti.

Gökçe’yi ondan koparan, Murat’ı vuran, hayatını cehenneme çeviren o canavar... Onun kanındandı. Nefret ettiği her şeyin aslı, aslında bizzat kendindendi. Bu gerçeklik kabul edilecek gibi değildi.
"Bu imkansız..." diye fısıldadı ama sesi bile ona ihanet ediyordu. 
"İnanıp inanmamak sana kalmış ama anlattıklarım yalan değil, istersen bunu sana ispatlayabilirim " dedi Polat, ağırca ayağa kalkıp ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirip tam önünde durarak. 

Asaf, duyduklarının yıkıcı ağırlığı altında ruhunun ezildiğini hissederken; Polat, hiçbir ayrıntıyı atlamadan karşısındaki adamın hayatını altını üstüne getirmeye devam ediyordu.

"Pars seni bu yüzden öldürmedi. Senden bu yüzden nefret ediyor. Çünkü sen onun sahip olması gereken her şeye sahiptin: Bir babaya, bir isme ve o çok sevdiğin masumiyete... O ise bir Soykan maskesi ardına saklanmış, Altuğların dışladığı o 'fazlalık' olarak büyüdü."

Asaf başını çevirdiğinde salonun girişinde heykel gibi duran Can’ı gördü. Ne zamandır oradaydı, ne kadarını duymuştu bilmiyordu ama yüzü tamamen mimiksizdi. 

Can duyduklarını zihninde bir yere oturtmaya, bu devasa yıkımı anlamlandırmaya çalışır gibi boşluğa bakıyordu.

​Polat ise durmuyordu. Sanki yıllardır biriktirdiği ne varsa tek bir nefeste anlatıp geçmişin o kamburlaşmış yükünden kurtulmak, rahatlamak istiyordu. 

Ama Asaf’ın tek ihtiyacı olan şey Gökçe’ydi. 

Onu kanlı canlı görünceye kadar ne anlatılan sırlar ne de dökülen kirli geçmiş umurunda olmayacaktı.
"Altuğ da Soykan da yerin dibine batsın!" diye kükredi. Sesi duvarlarda yankılanırken öfkesi bir kor gibi dışarı taştı. 

"Umurumda değil! Hiçbiri umurumda değil! Benim umurumda olan tek ihtiyacım olan şey Gökçe!"

​Polat, gözlerini kısarak Asaf'a baktı. Bakışlarında tuhaf bir keşif vardı. "Pars’ın neden Gökçe’yi seçtiğini şimdi çok daha iyi anlıyorum," dedi kısık bir sesle.
O konuştukça Asaf’ın kanı daha çok kaynıyordu. Delirmişti, farkındaydı. 

Gökçe onun ruhuna ilmek ilmek işlenmişti. Onsuz bir nefesi, Gökçe’siz bir Asaf’ı hayatı boyunca hiç düşünmemişti. Şimdi ise kendine yabancıydı. Bu yabancı adamın ne yapacağını kendi bile kestiremiyordu. 
Gökçe yaşıyordu... Belki de yaşamıyordu, bilmiyordu ama o an, zayıf olan yanına yenildi. Mantığını bir kenara itip o incecik umuda, bir uçurumun kenarındaki dala tutunur gibi tutundu.
"Beni ona götür," dedi, Polat’ın gözlerine bir milim bile kırpmadan kilitlenerek.

​Polat, karşısındaki yaralı adamın her hareketini büyük bir dikkatle izliyordu. "Bu o kadar kolay değil Asaf," dedi, sesindeki o temkinli ton Asaf’ın canını sıkıyordu.
Asaf belindeki silahı çekip namlusunu Parsa doğrulttu. 
"Sana kolay mı diye sormadım!" diye tısladı. Parmak boğumları silahın kabzasında bembeyaz kesilmişti. 

"Bana imkanlardan bahsetme Polat! Beni ona götür!"
Polat, ona doğrulan silahın namlusuna buz gibi bir bakış attı. "Seni düştüğün o karanlık çukurdan çıkarmaya çalışan birine sürekli silah çekersen," dedi sesi sert ve iğneleyiciydi, "İnan bana, o nefret ettiğin Pars’tan hiçbir farkın kalmaz!"
Yüzündeki ifade, sadece bir tehdidi değil, içindeki derin hayal kırıklığını da anlatıyordu. Polat’ın kelimeleri Asaf’ın göğsüne bir mermi gibi çarptığında duraksadı. 

Silahını yavaşça indirdi "Ben o adam değilim!" Sesi duvarlarda yankılanırken gerçekler de, Gökçe’nin o adamın yanında olduğu düşüncesi de öfkesini harlıyordu.

"Onu gördün mü?" Can’ın sesi odada yankılandığında, hala bir heykel gibi kapı eşiğinde duruyordu. 

Gözleri, bir kaplanın avına kilitlenmesi gibi Polat’ın üzerindeydi. " Gökçe'yi gördün mü?" Can, dudaklarından dökülen soruyla ilk an ki gibi yeniden şoka girdi. Öldüğünü zorlukla kabul etmişken şimdi yaşıyor olma ihtimali gerçek dışı geliyordu. Kardeşini elleriyle gömmüştü.
Polat elleriyle yüzünü sıvazladı. Gözaltları çökmüş, yüzü yorgunluğunu bir harita gibi kuşatmıştı. 

"Her şeyi anlatacağım, sadece sabırlı olun," dedi ve ağır adımlarla tekrar kanepeye çöktü. Sanki anlatacağı her kelime bedeninden bir parça daha koparacaktı.
"Abim ile yollarımız ayrılalı dört yıl oluyor. Babamın, Altuğlar kadar devasa olmasa da global bir şirketi vardı. Ama o şirketin arkasındaki asıl karanlığı, babamın öldürüldüğü gün öğrendik. Sonrasında Altuğ ve Soykan geçmişine dair bilmediğimiz ne kadar kirli çamaşır varsa önümüze döküldü. Annem, Pars’ın aslında bir Altuğ olduğunu itiraf ettiğinde abim bunu reddetti. Günlerce eve gelmedi, kendini kaybetti."
Polat derin bir nefes aldı, omuzları çökmüştü. "Bütün hayatımız altüst olmuştu. Annem ise her geçen gün bir gül gibi soluyordu. Abimin yokluğu, onun hasta bedenini daha da tüketiyordu. Bana ölmeden önceki son vasiyeti; abimi bulmam, onu asla yalnız bırakmamamdı. 'Babalarınız ayrı olsa da ikiniz de benim canımsınız' demişti."
Geçmişin yükü kalbine fazla gelmiş gibi duraksadı. 
Bakışlarını yerden kaldırıp bir ok gibi Asaf’ın gözlerinin içine dikti.
"O gece abimi bulmak için annemi evde yalnız bırakıp çıktığımda... O evde bir yangın çıkmış. Deden Cevher Altuğ, yaptığı kirli işlerinin oğlu Adnan Altuğ tarafından öğrenilmesinden korktuğu için geçmişi yok etmek istemiş. Bizi diri diri yakarak tüm kanıtları temizlemek istemiş. Annem ve abim ölsün, o sır toprak olsun istemiş... Ve o lanet yangının içinde küle dönen, annem oldu."

Gözlerindeki acı ve nefret hala taze, hala kor gibi sıcaktı. 

"O gece abimi bulup eve döndüğümde; ne kapısını açabileceğimiz bir evimiz kalmıştı, ne de kolları arasına sığınabileceğimiz o kadın... Her şey bitmişti."
Sustu. Boğazı düğümlendi ama acı bir gülüşle ekledi: 

"26 Nisan 2019. Annemin ölüm tarihi."
Asaf’ın duyduğu tarihle kaşları istemsizce çatıldı. Zihninde ki taşlar korkunç bir gürültüyle yerine oturdu. 

"O gün..." dedi Asaf, sesi titreyerek. "Babamın ölüm tarihi..."
Polat’ın dudağının kenarı, keyiften fersah fersah uzak bir acıyla kıvrıldı. 

"Evet. Adnan Altuğ da o gün kalp krizi geçirdi. Annemin ölüm haberini aldıktan hemen sonra... Cevher Altuğ o yangınla sadece annemi değil, kendi oğlunu da öldürdü. Kendi evladının katili oldu."

Polat'ın son sözleri, Adnan Altuğ'un mezarından yükselen soğuk bir rüzgar gibi esti Asaf’ın ruhuna. 

Cevher Altuğ... Öz oğlunun katili, Asaf’ın ise kanından geldiği o adam; bir kadını ve bir aileyi yok etmek isterken aslında kendi evladının kalbini durdurmuştu.
"Babam..." diye mırıldandı. Sesi, bir harabenin altından gelen feryat gibi cılızdı. 

"Babamın o gün kalp krizi geçirmesinin sebebi dedemin bir kadını küle çevirmesi yüzünden mi ?"
Polat başını ağır ağır salladı. "Cevher Altuğ hiçbir zaman bir hayatı yok ettiğini düşünmedi Asaf. O sadece bir kanıtı yok ettiğini sandı. Ama annemin külleri, abimin içine o gün doldu. Abim sanki o yangında annemle öldü bambaşka biri olarak yeniden doğdu. Senin hayatını mahveden o adamı, senin kendi deden yarattı."
Asaf’ın gözleri karardı, dizlerinin bağı çözüldü. Kanepeye çöktüğünde elleri titriyordu. Hayatı boyunca örnek aldığı, yaslandığı o koca çınarın aslında bir cellat olduğunu ve yaptığı her şeyin ucunun sevdiği kadına kadar dokunduğunu öğrenmek, Patlamadan daha çok sarsmıştı onu...


◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇

Gökçe Aksoy...

Karanlık...
Her yer çok karanlıktı ama bu, o alevlerin içinde bilincimi kaybettiğim anki boğucu, dumanlı karanlık değildi. Bu; zambak kokulu, yumuşak ve ürpertici, sessiz bir karanlıktı. 

Göz kapaklarımın üzerinde tonlarca ağırlık vardı. Aralamaya çalıştığımda, saniyelik bir ışık sızmasıyla birlikte beynime bir bıçak saplandı.
"Asaf..."
Kendi sesim kulağıma yabancı geldi. Çatlak, güçsüz ve acı doluydu. 

Zihnimde son kalan görüntü; alevlerin arasındaki o kapı ve Asaf’ın dışarıdaki haykırışıydı. Beni oradan çıkarmış olmalıydı.
"Uyandın mı minik serçe?"
Bu ses... Asaf’ın değildi. 

Ruhumu buz kestiren, bir yılanın tıslaması kadar soğuk ve tekinsiz bir sesti. 

Gözlerimi zorlukla araladım. İlk dikkatimi çeken, odayı cılız bir ışıkla aydınlatan beyaz tavandı. Burası bir hastane odası mıydı? Zihnimdeki bulanıklık, nerede olduğumu anlamamı engelliyordu.
Başımı yavaşça yana çevirdiğimde, başucumda loş ışığa gömülmüş bir gölge gördüm. 

Az önce duyduğum o sesin sahibi, sessizce beni izliyordu. Yüzünü gördüğüm an, içimdeki tüm hücrelerin bir anda "kaç!" diye bağırdığını hissettim.
Pars Soykan.
"N-neredeyim?" diye zorlukla fısıldadım. Doğrulmaya çalıştım ama vücudumdaki her bir eklem feryat ediyordu. Alnımdaki sargının baskısını o an hissettim.
"Güvendesin," dedi. Sandalyesini biraz daha yaklaştırıp dirseklerini dizlerine yaslayarak bana doğru eğildi. Geri çekilmek istedim ama yatak beni içine çekiyordu. 

Orta parmağıyla gözlüğünü yavaşça düzeltti; gözleri dikkatle yüzümde geziniyordu. "Nasıl hissediyorsun?"
Sorusu havada asılı kaldı. Boğazım o kadar çok acıyordu ki yutkunurken bile canım yanıyordu. 

Ben daha ne olduğunu anlayamadan, oturduğu yerden kalkıp nereden getirdiğini bilmediğim bir su bardağını dudaklarıma doğru uzattı. "Hadi, biraz iç minik serçe."
Elini yavaşça boynumdan destekleyerek suyu içmemi sağladı. 

Hitap şeklinden de dokunuşundan da ne kadar rahatsız olsam suya muhtaçtım; şu an bunu sorun edemezdim. 

Sudan küçük bir yudum aldığımda, kurumuş topraklar suya kavuşur gibi boğazımdan aşağıya serinlik aktı. Yüzüm acıyla kasılırken, Pars başımı yavaşça yastığa geri bıraktı.
"Kendini fazla zorlama. Şu an gözlerini açman bile mucize... Zamanla çok daha iyi olacaksın."
O konuştukça zihnimdeki ağırlık, bedenimdeki acıdan daha ağır gelmeye başlıyordu. Yüzüm acıyla kasılırken zorla konuştum:
"B-ben... neredeyim?" Sesim fısıltıdan fazlası değildi.
O ise karşımda yüzünde hiçbir mimik oynamadan gözlerimin içine bakıyordu. "Güvendesin," dedi tekrar.
Dudaklarımı zorlukla araladım. "Asaf..." İsmi bir dua gibi döküldü dudaklarımdan. 

İçimde şiddetle yükselen o ağır özlem duygusu, gözlerimin dolmasına sebep oldu. Dudaklarım titreyerek hafifçe büküldüğünde, sol gözümden düşen yaş şakağıma doğru ıslak bir iz çizdi.
Pars, işaret parmağıyla şakağımdaki gözyaşımı yakaladığında, onu parmaklarının arasında ezdi. 

"İnan bana, o gözyaşlarını hak eden bir adam değil."
Söylediği sözler, bu anlamsız durumun içinde öfkemin harlanmasına sebep oldu. Daha da öfkelenmeme neden olacak, kalbimi acıyla kavuran o sözlerine devam etti:
"Seni o cehennemden ben kurtardım Gökçe. Asaf... Seni orada, o kapının arkasında ölüme terk etti. Seni unuttu. Senin için bir mezar bile kazdılar."
İçimde öfke, korku ve panik; bütün duygular aynı anda ayağa kalktı. Söylediklerini inkâr etmek istedim, dudaklarımdan fısıltıyla çıkan tek söz bu oldu:
​"Yalan..."
Gözlerimden ardı ardına yaşlar süzüldü. Pars, yüzüne o sahte, acıyan maskesini taktı. 

Cebinden bir telefon çıkardığında ekranı gözlerimin önüne getirdi. Ve dünyam başıma yıkıldı; korkuyla, acı dolu bir inilti döküldü dudaklarımdan.
Görüntülerde; yağmurun altında bir mezar başında diz çökmüş, elindeki toprağı sıkan Asaf vardı. Yanında ise Abim Can vardı. 

Ekranı kaydırdığında; babamı, Murat’ı ve abime sarılmış Leyla'yı gördüm. 

Ve son kez kaydırdığında, mezar taşında yazan ismi gördüm: Gökçe Aksoy.
"Gördün mü?" dedi Pars, sesi zehir gibi kulağıma aktı. 

"Seni gömdüler Gökçe. Seni öldü sanıyorlar. Artık onlar için bir hayaletsin. Ama benim için... Sen benim yaşayan tek hazinemsin."
Hıçkırıklarım odayı doldururken, Pars’ın o kan donduran bakışlarını üzerimde hissettim. Ben yaşamıyordum; ben artık bu karanlık labirentte, sesi duyulmayan bir tutsaktım.


◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇

Pars, bir heykel kadar hareketsiz, öylece duruyordu. Karşısında, yaşadığı travmanın ağırlığıyla hıçkıran, nefesi her iç çekişte kesilen kadına bakıyordu. 

Gökçe, bu karanlık hikayenin en masum, en kırılgan karakteriydi; Pars bunun bal gibi farkındaydı. Ancak, ona baktığında içindeki o vahşi canavarın sustuğunu hissetse de, Gökçe’nin dudaklarından dökülen her "Asaf" ismi, zihnindeki labirentin duvarlarında o canavarın keskin tırnaklarını gezdirmesine yetiyordu. Kendi yarattığı cehennemde, yine o canavarla göz göze geliyordu.
O sırada, Pars’ı zihnindeki o karanlık döngüden koparan şey, cihazdan yükselen tiz bip sesi oldu. Mekanik uyarı, odanın sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Gökçe’nin nabzı, bir sona doğru hızla yavaşlıyordu. Genç kadın, tüm direnci tükenmiş gibi öylece hareketsiz yığılıp kalmıştı.
Pars, hayatında ilk kez o tanıdık, soğuk güven duygusunun yerini tarifsiz bir paniğe bıraktığını hissetti. Kalbi, yıllardır unutmaya çalıştığı o ritimle, göğüs kafesini parçalamak istercesine çarpıyordu. 

Tam kapıya hamle yapacakken, ağır ahşap kapı büyük bir gürültüyle menteşelerinden sarsılarak açıldı. Ellilerinin başlarında, saçlarına aklar düşmüş, yüzü yorgun ama otoriter hatlara sahip doktor, telaşla içeri daldı.
Pars, köşeye çekilmiş, öylece durmuş olan biteni izliyordu. Bu duyguya bir anlam veremiyor, ya da vermek istemiyordu. 

Gözleri, doktorun her hareketinde, o titreyen ellerde, Gökçe’nin cansız görünen bedenindeydi.
Sesi, hissettiğinin aksine bir robot gibi duygudan arınmış, düzdü: "Ona bir şey olursa," dedi; sesi odanın içinde bir ölüm fermanı gibi yankılandı. 

"Senin yaşama hakkın da onunla birlikte bu odada son bulur."
Doktor, başını yavaşça Pars’a doğru çevirdi; gözlerinde korkudan ziyade, kaçınılmaz bir mecburiyetin soğukluğu vardı.
3 gün sonra...
Gökçe üç gündür derin bir uykudaydı. Pars, ne köşkten dışarıya adım atmıştı ne de Gökçe’nin odasına girmişti. 

Köşkün büyük salonundaki tekli kanepede, siyah tişört ve pantolonuyla bir gölge gibi oturuyordu. Arada bir ayağa kalkıyor, biten içkisinin yerine yenisini koymak için sarsak adımlarla mini bara yürüyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi yerine dönüp içmeye devam ediyordu.
Gözleri, ormanın kasvetli havasını içeriye dolduran büyük camdaydı. Gökçe gözlerini tekrar karanlığa yumduğundan beri, dışarıda gök bardaktan boşalırcasına yağıyor; fırtına, büyük ağaç dallarını köşkün duvarlarına vurup parçalamak ister gibi savurup duruyordu.
Pars, kendisinden ve dönüştüğü o acımasız adamdan nefret ediyordu. Onu bu hale getiren herkesten, her şeyden... 

Bu nefretin ilk sahibi bu cehennemin mimarı olan Cevher Altuğ ve Çocukluğundan beri ona bir hiçmiş gibi hissettiren üvey babası Tunç Soykandı. Nefretini kazanan sadece bunlar değildi...

Annesine de kendisine de sahip çıkamayan kolayı seçen damarlarında ki kanın sahibi Adnan Altuğ ve o kıymetli oğlu Asil Asaf Altuğ. Hepsinden nefret ediyordu. 
Ama bir isim daha vardı ki, o isme duyduğu nefret, kendine duyduğu nefreti bin kat daha körüklüyordu: 

Biricik annesi Firuze Soykan. Onu bir canavardan korumak için başka bir canavarın yuvasında büyüten o kadın.
Pars, parmakları arasında sıkı sıkı tuttuğu bardağı aniden cama doğru fırlattı. Bardak, sert yüzeye çarptığı an tuzla buz oldu; içindeki sıvı, cam kırıklarıyla birlikte duvara ve yere saçıldı.
"Sizden!" diye haykırdı Pars, sesi duvarlarda yankılanırken.

"Ve en çok da kendimden, bu dönüştüğüm canavardan nefret ediyorum!"
Pars, bir yandan öfke ve saf bir acıyla eline geçen ne varsa devirmeye, kırmaya ve parçalamaya başladı. Sanki yıllardır içinde tuttuğu o canavarın zincirleri, Gökçe’nin o sessizliğiyle birlikte tamamen çözülmüştü.

Salonun camları, dışarıdaki fırtınanın şiddetiyle titriyor, içeride ise tek bir camın kırılışıyla başlayan yıkım, Pars’ın öfkesinin bir dışavurumu gibi odanın her yanına saçılmıştı. 

Pars, nefes nefese, dağılmış bir halde yere çökmüşken, salonun ağır meşe kapısı sessizce açıldı.
İçeri giren kişi, gölgelerin içinden süzülüp gelen Boran’dı. Pars’ın sağ kolu, sadık adamı. 

Boran, salonun ortasındaki bu kıyameti gördüğünde kaşlarını bile kaldırmadı; sadece yavaş adımlarla, cam kırıklarının üzerinden sakince geçip Pars’a yaklaştı.
"Yeter, abi,," dedi Boran. Sesi, Pars’ın fırtınası karşısında kaya gibi sabit ve duygusuzdu. 

"Bu yıkım, artık seni kendi ellerinle inşa ettiğin oyunun içine hapsediyor."
Pars, başını yavaşça kaldırdı. Gözleri kan çanağı gibiydi, damarları şakaklarında birer yılan gibi belirginleşmişti. "Çık git, Boran!" diye kükredi Pars. 

"Beni sakinleştirmeye çalışma, yoksa o parçalanan camlardan birini senin boğazına saplarım."
Boran geri adım atmadı. Aksine, bir adım daha yaklaştı ve Pars’ın tam önünde durdu. Sesi fısıltı kadar kısık ama yankısı bir çığlık kadar keskindi:
"Sakinleşmen lazım, çünkü getirdiğim haber, bu odadaki her şeyi daha da parçalayacak cinsten."
Pars duraksadı. İçindeki canavar, duyduğu şeyin ciddiyetiyle anlık bir sessizliğe gömüldü. Boran, sadece ceketinin iç cebinden çıkardığı bir zarfı değil, gözlerindeki o karanlık gerçeği ona sundu.
"Can Aksoy ve Asaf Altuğ," dedi Boran tane tane. "İki gün önce. Gökçe’nin mezarını gizlice açtırmışlar DNA testi için. Toprağın altında bir yalanın yattığını kanıtlamak için mezarı deşmişler."
Odanın havası tamamen çekildi. Pars’ın yüzündeki o öfkeli ifade, yerini tarif edilemez bir şoka, ardından çok daha karanlık bir dehşete bıraktı. Eli, hala sıkıca tuttuğu içki şişesinin kırık camında donup kaldı.
"Ne... Ne dedin sen?"

Pars’ın sesi bir fısıltıya dönüştü ama bu fısıltıda, tüm ormanı yerle bir edecek bir öfke gizliydi. "Bunu nasıl öğrendiler?" Yumruklarını sıktı " Bana ihanet eden kim!"
"Abi acaba Polat Bey..." dedi Boran. " Yani son görüşmeniz iyi geçmemişti. Geri de dönmedi hala ülkede." 
Boran boğazını temizlemek için hafifçe öksürdü " Abi başka bir sorun daha var." 

Pars aniden ayağa fırladı. Şaşkınlığı kısa sürdü; yerini, insanı içine çekip yutan, daha önce hiç görülmemiş bir nefret krizine bıraktı. Boran'a devam etmesi için başıyla işaret verdi. 

" Dün geceki sevkiyat baskına uğramış. Polis tüm mala el koymuş." 

Pars, odanın ortasındaki ağır masayı tek bir hamleyle devirdi.

​"Adamları topla!" diye bağırdı, sesi dışarıdaki fırtınayı bile bastıran türdendi.

" Bu gece ki gerçekleşecek sevkiyatın yerini değiştirsinler. Başlarında Yaman olsun." 

Pars, Boran’a döndüğünde artık o eski, hesaplı adam yoktu. Gözlerindeki karanlık, labirentin en derinindeki canavarın ta kendisiydi. 

" Hazırlan önce bana ihanet eden kimse onun nefesini keseceğiz sonra kendini akıllı sananların aklını başından alacağız!" 

◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇

​●Küllerin İncisi’nde kartların yeniden dağıtıldığı bir bölümdü. Pars için artık maskeler düşüyor, Asaf içinse gerçekler daha da ağırlaşıyor. 


●Obsidyen labirentin duvarları daralırken, sizce Gökçe bu karanlıktan sağ çıkabilecek mi? 

●Bir sonraki bölümde yüzleşmelerin en büyüğünde görüşmek üzere. Yorumlarınızı bekliyorum <3<3<3

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DUYURU...

1.BÖLÜM《KÜLLERİN ARASINDAKİ İNCİ》

5.BÖLÜM 《KAFESTEKİ KURT VE SAATLİ BOMBA 》