4.BÖLÜM 《 AVCININ DAVETİ 》

       
                        《 KEYİFLİ OKUMALAR

● 4.Bölüm ​
● Avcının Daveti

Sezgin Alkan - Veda
Woodkid - Iron

Can Aksoy..

​Bu soğuk rüzgâr, sanki içimdeki yangını söndürmek için değil, daha da alevlendirmek için hiddetle esiyordu. Gökçe’nin mezarı başında diz çökmüş olan Asaf’a bakarken, içimde tanımlayamadığım bir öfke dalga dalga büyüyordu. O benim kardeşimdi. Benim neşem, son sığınağımdı. Ve şimdi, buz gibi bir toprağın altındaydı.
O herif, siyah lüks aracıyla mezarlıktan bir fırtına gibi uzaklaştığında, kulaklarımda sadece iki ses kaldı: Asaf’ın Pars Soykan'ın suratına indirdiği o sert yumruğun yankısı ve o herifin o kan donduran, aşağılık kahkahası.
​Başımı çevirdiğimde Leyla’nın arabanın içinden korku ve şaşkınlıkla bana baktığını gördüm. Yanına gidip kapıyı açtım.
"Can ne oluyor? Anlamıyorum, o adam kimdi?" diye sordu, sesi titriyordu.
Kafamın içindeki bin bir düşünce, birer tırnak olup ruhumdaki yarayı kanatıyordu. Leyla’ya dalgınca, "Bilmiyorum..." diyebildim sadece. "Lütfen, arabada babamın yanında bekler misin?" Cevap vermesini beklemeden, çatık kaşlarımla hızla Asaf’a doğru yürüdüm.
Mezar başında bir enkaz gibi oturan o adamdan almam gereken cevaplar vardı. Zihnimdeki sorular cevaplanmalıydı; yoksa bu ateşle kendimle birlikte herkesi yakacaktım.
​"Asaf!" dedim. Sesim, yere düşen bir cam misali parça parça döküldü dudaklarımdan.
Asaf hâlâ dizlerinin üzerindeydi, parmakları arasına aldığı kanlı toprağı sıkıyordu. Sanki beni duymuyordu, sanki dünya ile bağı kopmuştu. Yanına sert adımlarla ilerledim. Bu sessizlik beni boğuyordu. Omzundan tutup onu sertçe kendime çevirdim.
​"Bana bak! Senin bu adamla ne işin var?" diye kükredim. Yüzüme çarpan soğuk rüzgâr bile zihnimdeki fırtınayı dindiremiyordu. "Pars Soykan... Senin en acılı gününde buraya gelip o yumruğu yiyecek, seninle eğlenecek kadar ne derdi var seninle?"
Asaf başını yavaşça kaldırdı. Gözleri... O gözlerde artık bir insan bakışı yoktu; dipsiz, karanlık bir kuyu vardı orada.
"Can, git buradan," dedi. Sesi bir fısıltıdan farksızdı ama içindeki soğukluk iliklerime kadar işledi. Gözlerini tekrar toprağa indirdiğinde öfkem göğüs kafesimde patladı.
​"Gitmiyorum ulan! Gitmiyorum! Kardeşim öldü benim! O yangın..." Durdum, yutkundum. "O yangın sadece bir kaza değildi, değil mi?"
​Sanki zihninden geçen en gizli gerçeği dile getirmişim gibi başını hızla kaldırdı. O zifiri karanlık gözlerini gözlerime dikti ve ayağa kalktı. Tam karşımdaydı şimdi. Öfkesi, acısı, zihninde dolaşan tilkiler... Ona bakarken kendi yansımamı görüyor gibiydim. Acısını da öfkesini de hücrelerimde hissediyordum ama söz konusu kardeşimse ve sebebi oysa, Asaf’ı da kendimle birlikte ateşe verirdim.
​"Eğer..." dedi çenesini sıkarak. Boğazından yaralı bir aslanın hırıltısı yükseldi. "Eğer düşündüğüm, senin düşündüğün gibiyse... Bunun bedelini, kendim de dahil olmak üzere herkese ödetirim!"
​Sustum. Çünkü biliyordum ki Asaf Altuğ sözünün eriydi. Gökçe için ona doğrulttuğum namlunun ucundan kaçmayacak kadar ona bağlıydı. Duruşumu bozmadım, içimdeki acı öfkemi harlamaya devam ediyordu.
"Şimdi ne yapacaksın?" diye sordum. Sesim bir ceset kadar cansız ve soğuktu.
Asaf elini omzuma koydu. O eller... Sargıları açılmış, derisi yer yer soyulmuş elleriyle omzumu bir kanca gibi kavradı.
"Bilme Can," dedi gözlerimin en derinine bakarak. "Bilme. Yoksa bu yolun sonunda sen de benim gibi bir canavara dönüşürsün. Gökçe... O senin temiz kalmanı isterdi. Bu işten uzak dur."
​Onu sertçe ittirdim, eli omzumdan düştü. Ben kendimi zapt etmeye çalıştıkça o beni daha da delirtiyordu.
"Temiz mi? Kardeşim toprak altındayken temiz kalmak umurumda mı sanıyorsun?" Arkamı dönüp uzaklaşırken hınçla bağırdım: "Eğer o adamın bu işte parmağı varsa ve sen benden bir şey saklarsan, yemin ederim kimin daha büyük bir canavar olduğunu o zaman görürsün!"
Hızla oradan uzaklaşıp arabaya bindim. Babam, yan koltukta boşluğa bakan gözlerini yavaşça bana çevirdi.
"Sen kimsin?" dedi. Yine o kahrolası hastalık, zihniyle acımasız oyununu oynuyordu.
Hayatım domino taşları gibi yıkılıyordu; önce annem gitmişti, sonra babam bu illete tutulmuştu ve şimdi Gökçe’m... Meleğim...
Tüm acımı bir perdenin arkasına gizleyip babama gülümsedim. "Evimize gidelim baba."
​Dikiz aynasına baktığımda Leyla’nın okyanus mavisi gözleriyle karşılaştım. O, ne kadar saklanmaya çalışsam da beni görüyordu. Ruhumun sökük yerlerini bir Gökçe’den saklayamazdım, bir de ondan. Yutkunamadım. O acı, boğazımda dikenli bir yumak olup kaldı.

◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇

Asaf Altuğ...

Acı, bazen fiziksel bir sancıdan fazlasıdır; bazen ruhunuzun her bir zerresinin ağır ağır eridiğini hissedersiniz. Ve şu an ellerimdeki o kavurucu sızı, kalbimdeki o devasa boşluğu susturmaya yetmiyordu. 

Mezarlıktan döndüğümüzden beri çalışma odamın o en kuytu, en karanlık köşesine sığınmıştım. Saatlerdir kılımı kıpırdatmadan, boşluğa bakıyordum. Can’ın öfkesi, yüzüme savurduğu o sert tepkiler hâlâ kulaklarımda uğulduyordu. Ona hak veriyordum... Ben onun yerinde olsaydım, damarlarımda dolaşan bu zehirli acıyla onun kadar sakin bile kalamazdım. O, Gökçe’nin abisiydi; bense onu koruyamayan o beceriksiz adam.
​Bakışlarım, ellerimdeki beyaz sargılara takıldı. Sargıların o saf beyazlığı çoktan kaybolmuştu; üzerlerine Gökçe’nin mezarından bulaşan kara çamur kurumuş, taze kanla birbirine geçmişti. Ellerim, sevdiğim kadını ellerimle gömmenin kanıtı gibiydi.
​Dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki, çenemin sızısı zihnime vurdu. Pars Soykan’ın o iğrenç sesi, o pis kahkahası zihnimde bir saatli bomba gibi tik tak ediyordu. Her saniye beni biraz daha patlamaya, biraz daha yok etmeye yaklaştırıyordu.
​"Elindeki hazineye sahip çıkamadın mı Altuğ?"
​Kendi kendime mırıldandım. Sesim, odanın buz gibi sessizliğinde boş bir boşlukta yankılandı: "Sahip çıkamadım..."

​Bir hışımla ayağa kalktım. Ellerimdeki sargının ucunu dişlerimle kavrayıp asıldım. Her bir kat sargı açıldığında, altındaki su toplamış, kıpkırmızı etim havayla temas edince beynime bir şimşek çakıyordu. Umursamadım. Kafamda ki ses susmuyordu... "O kapının ardında öylece bırakıp çıkarken hiç mi için sızlamadı?" O biliyordu. Gökçe'nin lavaboda olduğunu, dışarı çıkamadığını biliyordu.

Sargıları yere, o pahalı halının üzerine fırlattım. Çıplak, yaralı ellerimle masanın üzerindeki silahımı kavradım. Acıdan parmaklarım titredi ama bırakmadım. O silahı tutacaktım. O tetiği çekecektim.
Kapı aniden açıldı, Murat nefes nefese içeri daldı. Gözleri yerdeki kanlı sargılara, sonra benim delice bakan gözlerime kaydı.
​"Asaf, saçmalama! O ellerle direksiyon bile tutamazsın, dur!"
​Yanından bir gölge gibi geçip giderken omzumla onu sertçe ittirdim. "Pars Soykan o gece oradaydı Murat.. Mezarlığa boşuna gelmedi o şerefsiz! Benim acımdan zevk almak için oradaydı.O yangını o başlattı ya da o izledi. Her neyse bu işin içinde o var!"
"Kanıtın yok!" diye bağırdı Murat arkamdan.
​Durup ona döndüm. Gözlerimdeki o kanlı bakış, onu olduğu yere mıhladı. "Kanıta ihtiyacım yok. O şerefsizin ölüm feryadına ihtiyacım var."

​Hızla kapıya yöneldiğimde kolumdan tutup beni durdurdu. "Civardaki bütün kamera görüntülerini incelettim ama doğrudan mekanı gösteren tek bir açı bile yok. Ama..."
​Elini kolumdan çektiğinde yönümü tamamen ona çevirdim. Bakışlarındaki o tereddüt, içimdeki şüpheyi körüklüyordu. Kaşlarımı çatarak üzerine yürüdüm. "Ama ne? Ne buldun, konuş!"
"Kamera kayıtlarından bir şey çıkmadı," dedi Murat, nefesini dışarı vererek. "İçerideki adamımızla konuştum; polis de somut bir şey bulamamış. Önce kundaklamadan şüphelenilmiş ama her nasılsa savcı dosyaya 'elektrik kaçağı' yazıp geçmiş. Adamım, dosyada ani bir savcı değişikliği olduğunu ve dosyanın apar topar kapatıldığını söyledi. Bir de..." Cebinden siyah, küçük bir paket çıkartıp bana uzattı. "Mekanda belki bir şey bulurum diye arka taraftaki boş araziyi taradım. Ve galiba... buldum." Paketi açtığımda kalbim bir anlığına durdu. Zaman geriye sardı; alevlerin arasından süzülüp o lanet geceye gittim. Avucumun içinde, Gökçe’ye aldığım ve onun da o gece saçlarına taktığı inci taşlı toka duruyordu. Küllerin arasından kurtulmuş, parlıyordu.
"Asaf, bu onundu, değil mi?"
​Bakışlarımı zorla Murat’a çevirdim. Titreyen parmaklarım incinin üzerinde gezindi. "Bunu arka taraftaki arazide buldum," diye devam etti Murat. "Ama Asaf, bu bizim için yeterli bir kanıt değil."
İçimde şiddetle alevlenen öfke, bir patlamaya dönüştü. "O şerefsizin beynini, kalbini, her bir uzvunu o canlıyken ondan kopartacağım!" diye kükredim. "Bunun için kanıta ihtiyacım yok!"
Murat bu kez beni kolumdan tutup sertçe odaya soktu ve kapıyı arkamızdan kapattı. "Asaf, yeter artık! Siktirme bana o adamın belasını! Ben bilmiyor muyum onu gebertmeyi?" Karşıma geçip omuzlarımdan sarstı beni. "Acı çektiğini biliyorum ama toparlan! Acın, görmen gerekenleri engelliyor. Mantıklı düşün; bu tokanın o arazide ne işi vardı?"
​Beynimin içinde kıyamet kopuyordu ve Murat, kopan her parçayı sabırla toplamaya çalışıyordu. Beni deri koltuğa sertçe oturttu. "Bak, bunun arkasında Pars Soykan olduğundan ben de eminim. Ama bu adam arkasında iz bırakacak kadar aptal değil..."
​Söylediği şeyle bir an duraksadı. Kurduğu cümlenin sonundaki o boşluğu ben tamamladım, sesimdeki karanlık tonla:
"Ya da... bizim onu aptal yerine koymamızı istiyor."

◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇


Pars Soykan...
Lüks malikanemin terasında, elimde yıllanmış viskimle şehrin ışıklarını izliyordum. Ama gözlerimin önünde şehrin manzarası değil, gündüz mezarlıkta gördüğüm o yıkılmış adamın suratı vardı. Asil Asaf Altuğ... O yumruğu suratıma indirdiğinde canımın yandığını sanıyordu. Yanılıyordu. O yumruk, zaferimin en tatlı nişanesiydi.
Viskimden bir yudum alıp dudaklarımı yaladım. Mezarlıktaki o kan donduran kahkaham hala boğazımda bir yerlerde yankılanıyordu. İnsanlar acıyı sevmezdi, bense acıyı bir sanat eseri gibi izlemeye bayılırdım.Özellikle de bu acı; Asaf gibi "her şeyi kontrol edebileceğini" sanan bir adamın, ellerinden kayıp giden o en kıymetli hazinesine aitse...

​Çalışma masamın üzerinde duran siyah deri eldivenlerime baktım. Parmak uçlarımda hala o inci tokanın soğuk sertliğini hissedebiliyordum.
​Kapı hafifçe tıklandı. En sadık gölgem, "Efendim, dosya kapatıldı. Savcıya gereken ödeme yapıldı, rapor 'elektrik kaçağı' olarak arşivlendi." dedi.
Arkamı dönmeden hafifçe gülümsedim. "Güzel... Adalet bazen çok hızlı tecelli ediyor, değil mi?"
​Masaya doğru yürüdüm ve çekmeceden bir tablet çıkardım. Ekranda, yangın gecesine ait, polisin bile ulaşamadığı gizli bir kamera açısı vardı. Görüntüyü başlattım. Alevler binayı sararken, arka taraftaki boş arazide bir karaltı belirdi. Bu bendim. Elimde o inci toka vardı. Onu oraya, Asaf’ın bulması için değil; Murat’ın bulacağını bilerek bırakmıştım. Murat, Asaf’ın sağduyusuydu. Ve şimdi o sağduyu, Asaf’ın kulağına benim yazdığım senaryoyu fısıldayacaktı.
"Beni aptal sanıyorlar," diye mırıldandım kendi kendime. Sesim odanın ipek duvarlarında pürüzsüzce kaydı. "Arkamda iz bıraktığımı sanıyorlar. Oysa ben onlara sadece takip etmeleri gereken bir ip bıraktım. Kendi boyunlarına dolayacakları bir ip..."
​Görüntüyü durdurdum. Ekranda Gökçe’nin o son doğum günündeki gülümseyen yüzü dondu kaldı. Masadaki çakmağı çaktım, küçük alevi ekranın üzerinde gezdirdim.
​"Hazineye sahip çıkamadın Altuğ," dedim alaycı bir fısıltıyla. "Şimdi o hazinenin küllerinden ben kendi krallığımı kuracağım. Sen o tokayı bir kanıt sanıp bana koşacaksın... Ama her adımında, seni bekleyen uçuruma biraz daha yaklaştığını fark etmeyeceksin."
​Viski bardağını masaya sertçe bıraktım.

Asaf’ın o mezarlıktaki son bakışı zihnimde döndü durdu. Gözlerinde ilk kez o uysal adamdan eser yoktu; sanki içindeki vahşi bir hayvanı dizginlemeye çalışıyor gibiydi. Beni bitireceğini, kanımı dökeceğini sanıyordu. O sadece yarasını yalamaya çalışan yaralı bir kurttu. Ben ise o kurdun ormanını ateşe veren avcıydım.

 "Bakalım Murat o inciyi Asaf’ın avucuna bırakınca, kahramanımız ateşe mi koşacak yoksa küllerin içinde mi boğulacak?"
​Yüzümde karanlık bir memnuniyetle arkama yaslanmadan önce gözlüklerimi çıkartıp masanın üzerine bıraktım. Oyunun en sevdiğim kısmına gelmiştik: Avın, kapana kendiliğinden yürüdüğü o ana.

◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇

​"Küllerin arasından çıkan o inci, sadece bir hatıra değil; büyük bir oyunun ilk hamlesiydi. ♟️
Pars Soykan’ın karanlığı sandığımızdan daha derin. Peki ya Asaf? O sargıları söküp atan Asaf Altuğ’a hazır mısınız? ⚓️🖤 

💫Yıldızlarınızı ve yorumlarınızı eksik etmeyin, fırtına asıl şimdi başlıyor!"


Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

DUYURU...

1.BÖLÜM《KÜLLERİN ARASINDAKİ İNCİ》

5.BÖLÜM 《KAFESTEKİ KURT VE SAATLİ BOMBA 》