3.BÖLÜM 《 MEZARDAKİ GÖLGE 》

                       《 KEYİFLİ OKUMALAR
● 3.Bölüm
● Mezardaki Gölge 

 🎼 Island of oblivion

Leyla Eldem...
Kalbimin üzerinde, Gökçe’nin —canımın içi arkadaşımın— gidişinin kor sancısı eriyor, her saniye ruhumu biraz daha yakıyordu. O ölmüştü... Bu gerçeği zihnime her fısıldadığımda nefesim kesiliyordu. O tahta parçasına kazınmış güzel adı, o kara toprağın başına hiç yakışmıyordu. 

Başımı gökyüzüne kaldırdım, ciğerlerimi parçalayacak kadar derin bir nefes çektim ama yetmiyordu. Bu dünyadaki hiçbir şey artık yeterli gelmeyecekti; acı, her nefeste içimde yeniden filizleniyordu.
Başımı indirip Asaf’a baktım onun gibi sarsılmaz bir adamı bu halde göreceğimi asla hayal edemezdim. Hiçbirimiz iyi değildik ama Asaf... O, yıkılmış bir enkazın altında kalan son moloz yığını gibiydi. Gökçe’nin mezarı başında, bir heykel gibi öylece oturuyordu. Dizleri de ellerindeki o kanlı sargıları örten çamurlar da birbirine karışmıştı. Başını bir an bile kaldırmıyor, gözlerini sevgilisinin kara toprağından ayıramıyordu. Birkaç kez o soğuk tahta parçasına baktığını, ardından elinin altındaki toprağı sıkarak bakışlarını tekrar toprağa indirdiğini gördüm.

Üzerinde incecik, siyah bir tişört vardı ve sırılsıklam olmuştu. Bugün gök, bardaktan boşalırcasına Gökçe için ağlıyordu. Ama Asaf... O morg odasından çıktığından beri tek bir damla gözyaşı dökmemişti. Hiç konuşmuyordu. Sadece Murat onu mezarın başından kaldırmak istediğinde, dudaklarının arasından güçsüzce tek bir kelime çıkmıştı: "Bırak."
Ardından, yanına çalıştığı şık giyimli onlarca iş adamı gelip başsağlığı diledi. Asaf ne birinin yüzüne baktı ne de tek bir kelime etti. Onun bu ruhsuz, bu yaşayan ölü hali acımı daha da katlıyordu.
Sıkıntıyla bakışlarımı ileriye, Can’a çevirdim. Babasına ve kendisine taziyede bulunup uzaklaşan insanların gidişini izliyordu. Kenan amcanın omuzları tamamen çökmüş, feri sönmüş gözleriyle boşluğa bakıyordu; başsağlığı dileyenleri duyduğunu bile sanmıyordum. Can ise... Kendi elleriyle kardeşini yerleştirip üzerine toprak attığı o mezara bakıyor, sonra bu gerçekle baş edemezmiş gibi elleriyle yüzünü ovuşturuyordu. Derin nefesler almaya çalışıyor ama o nefesler göğsünde düğümlenip kalıyordu. Üç günde yüzü de ruhu gibi çökmüştü. 
Gözlerimi zorlukla onlardan çekip etrafıma bakındım. Mezarlığın farklı köşelerinde, ayrı ayrı duran siyah giyimli adamlar fark ettim. Kaşlarım çatıldı. Kimdi bu adamlar? Bir mezar başında bekleyen akrabalara değil, tetikte bekleyen birer korumaya benziyorlardı.

Ben onları incelerken, içlerinden biri telefonuyla konuşmaya başladı ve aniden kapıya doğru koştu. Dışarıda, girişin orada duran Murat’ın yanına yaklaştı. Kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Murat önce Asaf’a baktı, sonra etrafta keskin bir göz gezdirdi. Karşısındaki adama başıyla "git" işareti verdi. Adam eski yerine dönerken Murat hızla telefonunu çıkarıp bir görüşme yaptı ve hemen kapattı.
Büyük adımlarla bize doğru geldi. Diz çöktü, Asaf’ın omzunu sıkıp kulağına bir şeyler fısıldadı. Her ne söylediyse Asaf hiçbir tepki vermedi; sanki bu dünyadan tamamen kopmuş gibiydi. Murat sıkıntıyla etrafa bakınırken ona diktiğim gözlerimle karşılaştı.
"Bir sorun mu var?" diye sordum. Sesim, rüzgarın içinde kaybolup gidecek kadar kısık ve çatlak çıkmıştı.

​"Sorun yok," dedi Murat, güven vermek istercesine gözlerimin içine bakarak.

Bakışlarımı etrafımızdaki o tetikte bekleyen adamlara çevirip tekrar ona döndüm. "Bu adamlar neyin nesi o zaman Murat?"
Yanıma yaklaşıp elini sakinleştirici bir tavırla koluma koydu. "Önemli bir şey değil, sadece tedbir... Bir sorun yok." Aceleci konuşmasından beni geçiştirdiğini anlıyordum ama üstelemedim. Göz altları çökmüş, yorgunluktan bitap düşmüş haliyle bir abi gibi kolumu hafifçe sıktı. "Hadi, sırılsıklam oldun. Adamlardan birine söyleyeyim, seni eve bıraksınlar."
Başımı çevirip önce Gökçe’nin taze mezarına baktım. Sonra yanında ki Nuray teyze'nin mezarına baktım.Gökçe hiç göremediği annesine sonunda kavuşmuştu ama bu şekilde bu genç yaşında ölüm ona hiç yakışmamıştı.
İçimdeki acı bir kez daha şahlanırken kaşlarım çatıldı. Sonra Asaf’a baktım; omuzlarına çöken dünyaya rağmen hâlâ bir heykel gibi orada oturuyordu.
"Merak etme, birazdan onu da evine götüreceğim," dedi Murat, sanki zihnimi okumuş gibi.
Sessiz kaldım. Elini sırtıma koyup yürümem için beni yönlendirdi. Can’ın gözlerini dikmiş bize baktığını görünce adımlarımı hızlandırıp ona doğru yürüdüm. İçimde tutamadığım o zehirli acı, gözyaşlarımla beraber yanaklarımdan süzüldü. Can beni kolunun altına çekti, başımı göğsüne yasladı. Ben hıçkıra hıçkıra ağlarken o, sanki bırakırsa paramparça olacakmışım gibi beni sıkıca sardı.
"Leyla’yı adamlardan birine bıraktıracağım, daha fazla bu yağmurun altında kalmasın," dedi Murat, Can’a hitaben. Sesi yorgundu. "Sen de sırılsıklam oldun Can, Kenan amca da hiç iyi görünmüyor. Gitmeniz lazım artık."
"Leyla’yı ben bırakırım," dedi Can, kestirip atarak. 
Başka bir şey söylemeden beni kolunun altına aldı ve mezarlığın çıkışına doğru yürümeye başladık.
Can, ayakta durmakta zorlanan babasını güçlükle arabaya bindirdi. Biz de tam arabaya geçecekken, mezarlığın girişinde ani bir hareketlilik oluştu. Birbiri ardına gelen siyah, lüks araçlar yanımızdan geçip yolun ilerisine, adeta birer barikat kurar gibi park ettiler.
​Can, binmem için açık tuttuğu kapıyı sertçe kapattı. Kaşları çatılmış, gözleri kısılan araçlara odaklanmıştı. En arkadaki yüksek ve diğerlerine göre daha gösterişli araçtan bir şoför inip kapıyı açtı. İçeriden, omuzlarının hizasında beyazları olan saçlarıyla, siyah mantolu bir adam indi.
Adam önce durup etrafına bir göz gezdirdi. İşaret parmağıyla burnunun üstünden gözlüğünü yavaşça düzeltti, sanki mezarlıkta bir şey aramıyordu da sahip olduğu mülkü inceliyordu. Bakışları Asaf’a kenetlendiğinde, dudağının kenarında belli belirsiz, buz gibi bir kıvrılma oluştu. Avını bulmuş bir canavarın gülüşüydü bu.
Kapıda dik dik ona bakan Murat’ı görünce, ellerini mantosunun ceplerine yerleştirip o kendine güvenen, dik yürüyüşüyle ilerlemeye başladı. Etrafı o kadar çok korumayla çevriliydi ki, bir kısmı çevreye dağılırken iki tanesi gölgesi gibi hemen arkasındaydı. Başının üzerinde şemsiye tutan korumasına eliyle küçük bir işaret yaptı; şemsiye kapandı. Yağmur yerini keskin ve dondurucu bir rüzgara bırakmıştı.
"Can ne oluyor? Bunlar kim?" diye fısıldadım, korku içimi sarmıştı. Can pür dikkat olanları izliyordu. Tekrar seslendim: "Can, tanıyor musun o adamı?"
​Can bir anlığına bana baktı, sesi sert ve buz gibiydi: "Hayır."
Murat’ın adama öfkeyle bir şeyler söylediğini gördük. Adam ise istifini bozmadan elini kaldırıp Asaf’ı işaret etti. Murat bir an ondan uzaklaşıp yanındaki korumalara bir emir verdi; mezarlığın girişinde etten bir duvar örüldü anında.
​Adam tekrar gözlüğünü düzeltip etrafına bakındı. Üzerinde tuhaf, keyifli bir hal vardı. Gözleri bizim üzerimizde durunca, bakışları bir an benimle çakıştı. Can, kolumu tutup beni arkasına çekerken adam tekrar Asaf’a döndü.
Asaf hâlâ mezarın başında, dünyayla bağını koparmış gibi oturuyordu. Murat’ın sertçe bir işaret yapmasıyla, adamın korumalarıyla beraber Asaf’a doğru ilerlediğini gördüm. Her iki tarafın korumaları da elleri tetikte, birbirlerinin gözlerinin içine bakıyordu. 
Adam Asaf’ın yanına vardığında Murat önüne geçti ve adamı bir adım daha atamayacağı bir mesafede durdurdu. Adamın gözleri sadece Asaf’taydı. Bu adamda beni rahatsız eden, ruhumu daraltan bir şeyler vardı; daha önce başsağlığına gelen iş adamlarına hiç benzemiyordu.
Adam bir şeyler söyledi ama Asaf başını bile çevirmedi. Bunun üzerine adam, yavaşça çömelip Asaf’la aynı hizaya geldi. Kulağına bir şeyler fısıldadı. Murat ona doğru öfkeyle bir adım atınca, Asaf eliyle onu havada durdurdu. Adam başını kaldırıp Murat’a alaycı bir bakış attı sonrasında dizlerinin üstünde yükselip gözlerini tekrar Asaf’a dikti.
Asaf, avucunda sıktığı o kara toprağı bırakmadan, ağır ağır ayağa kalktı. Yüzü hâlâ mezara dönüktü. Adam birkaç adım daha yaklaşıp elini Asaf’ın omzuna koydu. O an ne söylediyse, zaman bir saniyeliğine durdu.
​Asaf, omuzlarındaki tüm o sessiz yasın ağırlığını bir kenara fırlatıp inanılmaz bir hızla döndü ve çelik gibi sert yumruğunu adamın suratına geçirdi.
​Her şey bir anda patlak verdi. Adam sırtüstü yere serilirken, bir saniye dolmadan her iki taraftan da düzinelerce silahın namlusu aynı anda kalktı. Havayı bir anda metalik bir ölüm sessizliği kapladı. Korkuyla bir nida koptu dudaklarımdan. Can beni hızla arabanın içine itmeye çalışırken, gözlerim donup kalmıştı. Mezarlık, bir anda her an patlayacak bir barut fıçısına dönmüştü.

◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇

​"Ne büyük bir kayıp. Tıpkı yüzü gibi, adı da çok güzelmiş... Gökçe...Yazık, çok yazık. Elindeki hazineye sahip çıkamadın mı Altuğ? Onu o kapının ardında, öylece bırakıp çıkarken hiç mi için sızlamadı?"

Bu sözler, Asaf’ın zihninde yankılanan o korkunç sessizliği parçaladı. Gökçe’nin adının o adamın kirli dudaklarından dökülmesi, Asaf için ölümden daha beterdi.

Asaf, omuzlarındaki tüm o sessiz yasın ağırlığını bir kenara fırlatıp inanılmaz bir hızla döndü ve çelik gibi sert yumruğunu Pars Soykan'ın suratına geçirdi. 
Her şey bir anda gerçekleşti. Pars Soykan sırtüstü yere serildi.
Asaf, artık o yas tutan bir adam değil; avını parçalamaya yeminli bir canavardı.Asaf öfkeyle "Onun adını... O pis ağzına bir daha alırsan," diye kükredi. 
Asaf, Pars'ın gözlerine bakarak "Seni ayaklarımın altına diri diri gömerim Soykan!"diye adeta yaralı bir aslan gibi tekrar kükredi. 

Her iki tarafın korumaları da parmakları tetikte, nefeslerini tutmuş emir bekliyordu. En küçük bir kıvılcım, taze mezarların üzerine yeni bedenlerin serilmesine yetecekti. Ama beklenen ateş emri gelmedi. Onun yerine, yerden gelen o tüyler ürpertici ses duyuldu.
Sırtüstü çamurun içine serilen Pars, önce boğuk bir sesle hırıldadı. Ardından, mezarlığın o ağır sessizliğini yırtan, derinden gelen, sarsıcı bir kahkaha atmaya başladı.
Asaf, yumruğunu hâlâ sıkıyordu; eklemlerindeki sargılardan sızan taze kan, vurduğu adamın yüzünden bulaşan çamurla karışmıştı. Pars, elinin tersiyle dudağının kenarından sızan kanı sildi ve yerden destek alarak yavaşça doğruldu. Üzerindeki o lüks siyah manto tamamen çamura batmıştı ama o bunu zerre umursamıyordu. 
Gözlüğü yere düşmüş, parçalanmıştı; şimdi o karanlık, dipsiz gözleri doğrudan Asaf’ın gözlerinin içine bakıyordu.
"İşte bu..." dedi Pars, gülüşünün arasından sızan kanlı tükürüğünü yere bırakırken. Sesi, zımpara kağıdı gibi pürüzlü ve keyif doluydu. "İşte benim tanıdığım Altuğ! Demek o koca aslan ölmemiş, sadece yas tutuyormuş."
Ayağa kalktı, üstünü başını silkeleme gereği bile duymadan Asaf’ın tam karşısında durdu. Korumalar silahlarını indirmemişti, namlular hâlâ birbirine dönüktü. Can Leyla'yı arabanın içine sokmuştu ama Leyla camın arkasından donmuş bir şekilde olanları izliyordu. 
Pars, Asaf’a bir adım daha yaklaştı. Murat, silahını Pars'ın göğsüne doğrultmuştu ama adamın gözü Asaf’tan başkasını görmüyordu.
"Beni özlediğini biliyordum Asil Altuğ" diye fısıldadı Pars, sesindeki ton mide bulandırıcı bir samimiyet içeriyordu. "Ama bu karşılama... Biraz fazla 'sıcak' olmadı mı? Tıpkı o geceki gibi..."
Asaf’ın gözlerindeki o boşluk bir anda yerini safi bir nefrete bıraktı. Göğsü, sanki içine sığmayan bir volkan varmış gibi hızla inip kalkıyordu. Dişlerini öyle bir sıktı ki, çene kemiklerinin çatırtısı sanki bu sessiz soğuk mezarlıkta yankılandı.

Asaf, o içinden taşan nefret ve öfkeyle Pars'ın yüzüne bir yumruk daha geçirdi. Ama Pars bunu bekliyormuş gibi yerinden oynamadı başı yana düşerken yine o pis gülüşü dudaklarındaydı. 
Pars gülümsemesini genişletti, Asaf’ın omzuna tekrar elini koymaya yeltendi ama Murat buna izin vermedi. 

"Üzülme," dedi, mezara kısa bir bakış atarak. "Giden gider. Önemli olan, arkada kalanların ne kadar yanacağıdır. Sen... Sen çok güzel yandın Asaf. Bu kadarını ben bile planlayamazdım."
​Asaf bu kez bağırmadı. Sadece Pars'ın gözlerinin içine bakarak, o kanlı ve çamurlu elleriyle Pars'ın mantosunun yakasını kavradı. Onu kendine doğru çekti, yüzlerini birbirine yaklaştırdı.
​"Senin o dilini kopartırım... Eğer tek kelime daha edersen o pis nefesini keserim. " dedi sesi mezarlığın altından gelen bir uğultu gibi derindi. 

Pars, bu ölüm tehdidini bir madalya gibi göğsünde taşıyormuşçasına tekrar güldü. Ama bu defa az önce ki kadar eğlenmiyordu karşısında ki adamın gözlerinde gördüğü gerçeklik ona bir adım geri attırdı. 
Asaf, Pars'ın yakasını tiksinirce ittirdi. Pars, sanki hiçbir şey olmamış gibi arkasına döndü ve lüks aracına doğru yürümeye başladı. Korumalarına verdiği işaretle silahlar indi. 
Arabaya binmeden hemen önce durdu, başını hafifçe yana çevirip Can’ın korumaya çalıştığı o noktaya doğru baktı. O bakışta öyle bir uğursuzluk vardı ki, Can’ın öfkeyle göğsü kabarırken ona doğru bir adım attı. Pars onun bu hareketine karşı kaşının tekini kaldırarak şaşırdı ve o dudağında ki tehlikeli gülüşüyle arabasına bindi. 
Araçlar sırayla, motorlarını kükreterek mezarlıktan uzaklaşırken arkalarında sadece is, çamur ve kocaman bir şüphe bıraktılar. Pars Soykan istediğini almıştı. 

Asaf ise, Gökçe’nin mezarı başında tekrar diz çöktü. Ama bu seferki bakışı, az önceki o çaresiz yas bakışı değildi. İçin de bir öfke filizlendi, zihninden geçen ihtimaller can buluyordu. 
​Şimdi gözlerinde, her şeyi küle çevirmeye yeminli, simsiyah bir intikam ateşi yanıyordu.

◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Buraya kadar benimle geldiğiniz için teşekkür ederim.🌸

Bu karakterlerin sesi artık sizin de kalbinizde yankılanıyor mu?

Sizin için bölümün en vurucu anı hangisiydi?

​Bölüm hakkındaki tüm teorilerinizi ve hislerinizi duymayı bekliyorum. Blogdaki yorum kısmına anonim (isimsiz) olarak yazabilirsiniz; her tahmininizi büyük bir heyecanla okuyacağım. ✨
​Gölgedeki izleri takip etmeye devam edin, 4. bölümde görüşmek üzere... 🌸🫂


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DUYURU...

1.BÖLÜM《KÜLLERİN ARASINDAKİ İNCİ》

5.BÖLÜM 《KAFESTEKİ KURT VE SAATLİ BOMBA 》