2.BÖLÜM 《 SİYAH TORBADAKİ SAKLI CENNET 》

                          《 KEYİFLİ OKUMALAR 》
● 2.Bölüm
● Siyah Torbadaki Saklı Cennet 

🎼Bu şehir girdap gülüm 
🎼Dedublüm- Çözemezsin 
🎼Dedublüman-Geçmesin günümüz 

"İnsan kaç kez ölüp dirilse, içindeki kaybın acısını hissetmeyecek kadar nasır tutar?"

​​Murat Erez...
Zihnim durmuştu. Her şey o kadar hızlı, o kadar vahşice gelişmişti ki, sanki biri ruhumu göğüs kafesimden söküp almış, yerini ağır bir balyoz darbesiyle doldurmuştu. Ne hissetmem, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. O mahşer yerinde mantığımın bana fısıldadığı tek bir komut vardı: Asaf’ı bu cehennemden çıkar.
Asaf’ı belinden kavrayıp o koca adamı dışarıya doğru sürüklerken, sanki bir insanla değil, yaralı bir aslanla boğuşuyordum. Öyle bir direniyordu ki, bir ara onunla beraber alevlerin ortasına kapaklandım. Dizlerimin üzerinde, avuçlarımı taşlara sürterek de olsa onu o ateşten kafesten dışarı atmayı başardım. Ama... Gökçe’yi çıkaramadım. Gökçe’nin sesini bile duyamadım. O an, birini yaşatmak için diğerini ölüme terk etmenin o soğuk ağırlığı omuzlarıma çöktü.
Şimdi karşımda, az önce kahkahaların yükseldiği o yerin isli enkazını izliyordum. Dizlerimin üzerine çöktüğümde, etrafımızdaki kalabalığı ve Asaf’ı zapt etmeye çalışan o onlarca kişiyi hayal meyal hatırlıyordum. Kulaklarımda sadece tek bir ses vardı: Asaf’ın göğü yırtan o haykırışları. 

Elleri... Elleri kömür karasıydı, derisi ateşte erimiş gibiydi ama o bunu hissetmiyordu bile. Kalbinin yangını, avuçlarındakini çoktan küle çevirmişti.
​Sağlık ekipleri Asaf’a ilk iğneyi yaptıklarında, öfkesi dinmedi. Sanki vücuduna akan ilaç değil de benzindi. Görevli kadın panikle ambulanstan daha güçlü bir doz alıp koşarak geri geldi. İğnenin ucu tenine değdikten saniyeler sonra Asaf’ın o devasa gövdesi ağırlaştı. Haykırışları, "Gökçe..." diyen cılız bir sayıklamaya dönüştü ve gözleri yavaşça karanlığa teslim oldu.
Onu sedyeyle ambulansa taşırlarken, bakışlarımı o alevli cehennemden zorlukla çekip telefonuma sarıldım. Titreyen parmaklarımla Hasan’ı arayıp hastanenin adını söyledim. Sesim, kendi kulağıma bile yabancı geliyordu.
Ayağa kalkıp ileriye, o dumanlı enkaza doğru bir adım attım. Ama polisler çoktan bir etten duvar örmüştü; içeriye kuş uçurtmuyorlardı. Yangının hırsı sönmüş olsa da içerisi hâlâ bir fırın gibiydi. İtfaiye erlerinden birkaçı girmeyi denedi ama geri çekilmek zorunda kaldılar. Gökçe’nin abisi Can, orada, polislerin kollarında can çekişiyordu. Bir adamın ancak ruhu sökülürken çıkarabileceği o feryatlarla yalvarıyordu içeri girmek için.
Ben de ileri atıldım. Bir polis memuru göğsüme elini koyup beni durdurdu.
"Uzak dur! Girmek yasak!"
Durmadım. Göğsümdeki baskıyı itip bir adım daha attım. Kolumu bir pençe gibi kavradı. "Dur dedim sana!"
Boğazımdaki o devasa düğümle yüzüne baktım. Sesim, bin parçaya bölünmüş bir cam gibi döküldü dudaklarımdan:
"İçeride... Gökçe... O kızı orada bıraktım."
Polis tam ağzını açacaktı ki, içeriye nasıl daldığını fark etmediğim bir itfaiye görevlisi dışarı fırladı. Ciğerlerini parçalarcasına bağırdı:
"Sedye getirin! Çabuk!" Zaman o an dondu. 

Birkaç ambulans görevlisi ve itfaiyeci, ellerinde beyaz bir sedyeyle o karanlık, dumanlı kapıdan içeri koştular. Bulmuşlardı. Gökçe'yi bulmuşlardı. Ben de onlarla beraber koşmaya başladım ama polisler beni tekrar kıskıvrak yakaladı.
"Bırak beni!" diye bağırdım, boğazım yırtılıyordu. "Gökçe’yi buldular, bırak beni! Onu çıkaracaklar!"
İki polis birden üzerime abandığında, biri kulağıma doğru bağırdı: "Arkadaşın kurtulsun istiyorsan dur! Bırak işlerini yapsınlar, zorlaştırma!"
Kurtulmak için son bir hamle yapacaktım ki, o kapıdan sedyenin çıktığını gördüm. Tam önümden geçtiler. O an, yer ayaklarımın altından kaydı. Gördüğüm şeyle o koca cüssem, sanki kemiklerim un ufak olmuş gibi dizlerimin üzerine yığıldı. Onu siyah bir ceset torbasıyla çıkarttılar.
İçim oyuluyordu. Midemdeki o amansız kasılmayla ağız dolusu kusmaya başlamadan hemen önce, Can’ın o korkunç, o dünyayı yerinden oynatan haykırışını duydum. Yer sarsılıyordu, gökyüzü üzerimize yıkılıyordu... Gökçe, o beyaz sedyenin üzerinde, artık bembeyaz bir sessizliğe bürünmüştü.

◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇

Asaf Altuğ...
Gökçe’nin kahkahalarını duyuyordum; bana sesleniyordu, ismimi bir dua gibi fısıldıyordu. Gözlerimi zorlukla araladığımda, keskin ve beyaz bir ışık zihnimi kamaştırdı. O ışığın tam kalbinde bir silüet belirdi. Gökçe, bir melek gibi üzerime eğilmişti. İpek saçları yüzünün iki yanından dökülüyor, o çocuksu parıltıyla parlayan gözleri beni her zamanki gibi hipnoz ediyordu. Ama bu defa farklı bir şey vardı... Göğsümde, sanki ruhumu yerinden söken bir acı filizleniyordu.
Elimi kaldırıp yüzüne düşen saç tutamını kulağının arkasına iliştirdim. Yanağını avucuma yasladı, sıcaklığını hissettim. Başparmağımla tenini okşadığımda o güzel yeşil gözlerini huzurla kapattı. Dünyanın en huzurlu anıydı bu... Ta ki her şey paramparça olana kadar.
Üstümüzdeki o beyaz ışık, bir mürekkep lekesi gibi dağılmaya başladı. Gökçe’nin yüzü yavaşça silikleşiyor, ellerimin arasından kayıp gidiyordu. Korku bir yılan gibi kalbime çöreklendi; göğüs kafesim bir davul gibi gümlemeye başladı. Avucumun altındaki sıcaklık buz kesti ve Gökçe tamamen yok oldu. 

Her yer zifiri karanlığa bürünmüştü. "Gökçe!" diye bağırmak istedim ama dudaklarım mühürlenmişti, tek bir harf bile dökülmedi. Karanlığın içinde dipsiz bir boşluğa düşmeye başladım. Kıyamet dedikleri bu muydu? Zihnim, o koyu boşluğa teslim oldu.
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Sırtımda buz gibi bir sızı, genzimde ise genzimi yakan o zehirli is kokusuyla kendime geldim. Bir ses duyuyordum ama bu Gökçe’nin kadife sesi değildi. Gözlerimi araladığımda karşımda duran beyaz tavan, bir enkazın ağırlığıyla üzerime çöküyordu sanki. Bedenim, tonlarca ağırlıkta bir beton kütlesine dönüşmüştü.
"Doktora haber verin çabuk! Uyandı!"
Bu Defne’nin sesiydi. Hemen ardından koridorda yankılanan, telaşlı ayak seslerini duydum. Başımı yana çevirdiğimde, ağlamaktan gözleri şişmiş, yüzü kıpkırmızı olmuş kardeşimi gördüm. Göz göze geldiğimizde Defne’den acı bir inleme koptu: "Abi..."
Kaşlarım çatıldı, bilincim bir sis bulutunun arasından sıyrılmaya çalışıyordu. Burası bir hastane odasıydı. Zihnime birer birer düşen o kor parçası gerçeklerle boğazımdan yırtıcı bir inleme döküldü. Defne’ye baktım, sesim bir harabe gibiydi: "Gökçe..."
Yattığım yerden doğrulmaya yeltendiğimde, ellerimden beynime sıçrayan o kavurucu acıyla sırtüstü tekrar yatağa düştüm. Acı, bir bıçak gibi etimi oyuyordu. "Gökçeee!" diye bağırdım, sesim odanın duvarlarında yankılandı.
"Abi yapma, dur!" Defne hıçkırıklar içinde omuzlarımdan tutmaya çalışıyordu. Ama içimde öyle bir cehennem ateşi yanıyordu ki, ellerimdeki sızıyı yok sayıp zorla doğruldum.
Kolumdaki serumu bir çırpıda söküp attım; kan beyaz çarşafa sıçrarken umurumda bile değildi.
"Asaf sakin ol, dur!"
​Bu defa Murat’ın sesiydi. Başımı kaldırıp ona baktığımda,  geceye dair her sahne bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Öfke, damarlarımdaki kanda kaynamaya başladı. Beni durdurmak için uzandığında, onu göğsünden sertçe ittirdim.
​"Gökçe nerede lan!" diye kükredim. Gözlerim deli gibi yüzünde geziniyordu. "Onu oradan çıkardığını söyle bana! Çıkardın değil mi?"

Murat, beni tutmak için uzattığı ellerini, yüzümdeki o korkunç ifadeyi görünce çaresizce yanına indirdi. Bakışlarımda sadece tek bir soru vardı ama o, tek kelime etmeden başını önüne eğdi. İçimdeki cehennem, bu sessizlikle beraber alev alev patladı.
"Konuşsana!" diye bağırdım, sesim hastane odasının camlarını titretecek kadar gür ve yaralıydı. "Onun iyi olduğunu söylesene lan!"
Başı hâlâ yerdeki bir suçlu gibiydi, yumruklarını öyle sıkmıştı ki parmak boğumları bembeyazdı. Bakışlarımı dehşetle Defne’ye çevirdim. Kardeşim, dudaklarından kaçan o hıçkırığı durdurmak istercesine elleriyle ağzını kapattı, gözlerinden boşalan yaşlar parmaklarının arasından süzülüyordu.
​Göz bebeklerime kadar titriyordum. 

Acı, bir zehir gibi her hücreme hücum ediyordu. "Hayır... Hayır, bu gerçek olamaz," diye mırıldandım önce. Sonra bir cinnet haliyle Murat’ın yakasına yapıştım. Sarsmaya başladım onu, sanki sarsarsam gerçeği değiştirebilirmişim gibi.
"Konuşsana lan, konuş! 'Seni çıkardığım o cehennemden onu da çıkardım' desene! 'Senin yapamadığını ben yaptım, Gökçe'yi o ateşin içinden çekip aldım' desene! Yaşıyor desene oğlum!"
Murat’ın omuzları her sözümle biraz daha sarsılıyor, hıçkırıkları boğazında düğümleniyordu. O sustukça benim içimdeki yangın harlanıyor, öfkem bir canavara dönüşüyordu.
"Susma lan! Susma!"
Dizlerimin üzerine yığılırken beni tutmaya çalıştı ama ellerini üzerimden iğrenerek ittirdim. "Siktir git lan buradan! Git bana onu getir!"
Ben yerle bir olmuşken, Murat da yanıma diz çöktü. Omuzlarımdan tutup beni bu kabustan uyandırmak ister gibi sarstı. 
"Beni suçla Asaf! İstersen gebert beni ama kendine bunu yapma... Sen yapabileceğin her şeyi yaptın!"
Başımı hızla kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerimdeki o kanlı nefret, eminim onu bile korkutmuştu. "Sus lan!" diye kükredim. "O benim... Benim Gökçe'm iyi! Anladın mı? O beni bırakmaz!"
​Bir anda, insanüstü bir güçle ayağa fırladım. Sarsak adımlarla odadan dışarı çıktım. Dünya dönüyor, koridorlar üzerime yıkılıyordu ama durmadım. Gözlerim deli gibi her kapıda, her köşede onu arıyordu. Arkamdan Defne’nin feryatlarını, Murat’ın "Asaf dur, yapma!" diye bağıran sesini duyuyordum ama hiçbirini umursamadım.
"Gökçeeee!"
Sesim koridorun soğuk duvarlarına çarpıp yankılanırken, geçtiğim her odanın kapısını birer birer tekmelercesine açıyordum. İçerideki hastalar, refakatçiler... Hepsi bana, zincirinden boşanmış bir deliden farksız bakıyordu. 

Beyaz önlüklü insanlar önüme geçmeye çalışıyor, onları birer kağıt parçası gibi kenara fırlatıyordum.
"Nerede? Benim Gökçe'm nerede? Gökçe!"
Hastanenin o steril kokusu, genzimdeki is kokusunu silemiyordu. Her açtığım kapı, her boş yatak, yüreğime saplanan yeni bir hançerdi. 

Bir çocuk gibi hıçkırarak koridorun ortasında durdum. "Gökçe... Güzel kızım.. Gökçem.. " Etrafımdaki dünya bulanıklaşırken, sadece onun yeşil elbisesinin hayali geliyordu gözümün önüne. Ben onu o yangından kurtaramamıştım.


Ellerimdeki yaralardan süzülen kanlar, hastanenin o steril zemininde kırmızı bir iz bırakıyordu. Ama ben acı hissetmiyordum. Zihnimde tek bir görüntü vardı: Gökçe, o cehennemin ortasında, kapalı kapının ardında... O alevlerin tenine değdiği anı düşündükçe kafamı duvarlara vurup parçalamak, bu düşünceyi beynimden söküp atmak istiyordum. 

Ellerimle başıma vurmaya başladım; kontrolümü kaybetmiştim, bir canavar gibi kendi kendimi paralamaya başlamıştım. Murat arkamdan kollarımı yakaladı ama içimdeki bu yangınla baş edemiyordu. "Lan Hasan! Çağırsana adamları, ne bakıyorsun!" diye feryat ettiğini duydum.
Birkaç adam üzerime çullanıp bileklerime asıldı. "Bırakın lan beni!" diye kükredim. Sesim insan sesinden çok, yaralı bir hayvanın iniltisine benziyordu. Adamlar tereddüt eder gibi olunca Murat, omuzlarındaki tüm suçlulukla bağırdı: "Bırakmayın sakın! O ellerinizi bir daha kullanmak istiyorsanız, tutun onu!"
Beyaz önlüklü bir doktor, elinde o kahrolası iğneyle koşarak geliyordu. Beni tekrar o karanlığa gömeceklerini, hissetmemi engelleyeceklerini anladığım an gözlerim döndü. Murata bakıp küfürler savurdum: "Beni tekrar uyutmalarına izin verirsen seni ellerimle öldürürüm! Bırakın lan!"
"Kendine zarar vereceğine beni öldür, umurumda değil!" dedi Murat. Sesi titriyordu. 

Doktor iğneyi tenime yaklaştırdığı an, bileğimi tutan adama kafa atıp ellerimi kurtardım. İğneyi doktorun elinden kapıp koridorun öbür ucuna fırlattım. 

Benim canımın özü, ciğerimin köşesi cayır cayır yanmışken beni kimse uyutamazdı! O an ellerinden nasıl kurtuldum, o öfkeden nasıl sıyrıldım hatırlamıyorum.
​Aklımda sadece o vardı... Gökçe’m neredeydi? Ayaklarım nereye gideceğini biliyor ama kalbim o yola girmeye korkuyordu. 

Murat arkamdan bağırıyordu, sesi tüm koridoru inletiyordu: "Dur artık! Götüreceğim seni ona, dur!"
Adımlarımı yavaşlatmadım, durmadım. Murat’ın sesi bu kez bir kurşun gibi sırtıma saplandı: "Onu burada bulamazsın! Dur artık... O morgda!"
Adımlarım bıçak gibi kesildi. Dünya o an altımdan kaydı. Biliyordum... Ama bunu duymak, kör bir bıçakla lime lime edilmek gibiydi. 

Olduğum yerde heykel gibi kalakaldım. Murat yanıma geldi, yüzüme bakmaya korktuğunu hissediyordum. Hiçbir şey söylemeden öne düştü. Ayaklarım, benden bağımsız bir şekilde onun peşinden sürüklendi.
​Kaç koridor geçtik, kaç merdiven indik bilmiyorum. Ben hayatım boyunca ölümle burun buruna yaşamış, mermilerin üzerine yürümüş adamdım. Hiçbir şey kalbimi titretmemişti. Ama şimdi bu yol... Bu yol dizlerimin bağını çözüyordu. İlk defa bir yolun sonundan, cehennemden korkar gibi korkuyordum. 

Bir silahın namlusu tam kalbimin üzerine hedef almıştı ve ben ilk defa korkudan titriyordum.
​Murat’ın adımları durduğunda, benim de dünyam durdu. Başımı kaldırdığımda ileride Can’ı ve Leyla’yı gördüm. Bakışlarım kapının üzerindeki o tabelaya kayınca, kalbim mümkünmüş gibi biraz daha ezildi. Ölümün o buz gibi sessizliğini artık tenimde hissediyordum. Her şeyi duyuyordum; kalbimin bozuk ritmini, ellerimden damlayan kanın zemine vuruşunu... Ama Gökçe’min sesini, o eşsiz kokusunu duyamıyordum.
Ayaklarımı sürüyerek o kapıya vardım. Elimi koluna uzatmak, dünyanın en ağır yükünü kaldırmak gibiydi. Sonunda avucumu kapının soğuk metaline yasladığımda, dudaklarımdan bir hıçkırık koptu. Başımı kapıya yaslayıp bir çocuk gibi, içimi çeke çeke ağladım. Koca bir adam, o kapının önünde diz çöküp göğe karşı feryat etti.
Bir el hissettim omzumda. "Girme Asaf... Görme onu böyle," dedi Can. 
Sesi çatlak çatlaktı, acısı sesinden süzülüp yerlere dökülüyordu. "Bırak, zihninde o en son haliyle kalsın."
​Onun sözleriyle omuzlarım daha çok sarsıldı. Kanlı elimle kapıya bir yumruk attım.

 "Canımın özü... Benim küçük kızım... Melek mi oldu şimdi?" diye bağırdım. 

"Melek olurken canın kaç defa yandı güzelim? Ses ver! 'Ben gitmedim, buradayım' de... Tut elimi de!"
Sesimi ona duyurmak istercesine haykırdım ama içeriden sadece sessizlik geldi. O kapının önünde kaç kez sustum, kaç kez kendimi parçaladım bilmiyorum. Sesim artık bir iniltiye dönüştüğünde, o yangında kapıyı açıp onu kurtaramayan ellerimle morgun kapısını araladım.
İçerisi buz gibiydi. Karşımdaki sedyede, üstü beyaz bir örtüyle örtülmüş o bedeni gördüm. Kapıyı arkamdan kapattım. O sedyede yatan, benim gülüşüne öldüğüm Gökçem miydi? 

Ona doğru attığım her adımda kıyametimi yeniden yaşadım.
​Titreyen elimi yüzünü örten örtüye götürdüm. Elim havada asılı kaldı, zaman durdu. Sonunda örtüyü yavaşça çektim. 

Gördüğüm şeyle belim büküldü, ruhum o an oracıkta can verdi. Benim küçük bebeğimi siyah bir ceset torbasının içine koymuşlardı.
​Canı o kadar mı çok yanmıştı? O kadar mı kötüydü durumu? Benim güzelime bu siyah torbayı mı layık görmüşlerdi? Ona bakamayacak kadar mı kötü görmüşlerdi? 

Hayır! O benim güzelimdi, dünyanın en güzel çiçeğiydi!
​Sarsılan omuzlarımla sedyeye, başının yanına yığıldım. "Kalk," diye yalvardım. "Lütfen kalk sevgilim." Cevap yoktu. O sessizlik benim ölüm fermanımdı.
Zorla doğruldum. Kanlı ellerimle o siyah torbanın fermuarını titreyerek indirmeye başladım. Yüzünün yarısını gördüğümde daha fazla devam edemedim; acıdan bir hıçkırık boğazımı parçaladı. Yüzüne kapaklandım, o cansız başını tutup göğsüme yasladım.
"Bebeğim... Gökçe'm... Küçük meleğim, ne oldu sana?"
Eğer bana onun Gökçe olduğunu söylemeselerdi, tanıyamazdım. Benim bebeğimi, o ateş ondan çok başka birine çevirmişti. Canı çok yanmıştı, belliydi. Benim güzel sevgilim, melek olurken cehennemi yaşamıştı.
Şimdi kollarımın arasında sessiz, soğuk ve yarım kalmış bir hikaye vardı. Benim küçük sevgilim, melek olmuştu..

◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
" Bu bölümü yazarken parmaklarım titredi... Asaf’ın o çaresizliğini hissetmek benim için çok zordu.🥺​

 Bölüm hakkındaki tüm teorilerinizi ve hislerinizi duymayı bekliyorum. Blogdaki yorum kısmına anonim (isimsiz) olarak yazabilirsiniz; her tahmininizi büyük bir heyecanla okuyacağım. ✨

​3. bölümde görüşmek üzere... 🌸🫂" 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DUYURU...

1.BÖLÜM《KÜLLERİN ARASINDAKİ İNCİ》

5.BÖLÜM 《KAFESTEKİ KURT VE SAATLİ BOMBA 》