6.BÖLÜM《 İNHİDAM | CENNETTEN GELEN HABER 》
《 KEYİFLİ OKUMALAR 》
● 6. Bölüm
● İnhidam |Cenneten Gelen Haber
Murat’ın parmakları Asaf’ın koluna pençe gibi geçti.
"Asaf! Gidiyoruz! Süre bitti!" sesi, yaklaşan felaketin ilk çığlığı gibiydi.
Asaf, milim kıpırdamadı. Bakışları, Pars’ın o zifiri karanlık, delilikle harmanlanmış gözlerine çivilenmişti.
Pars... Azrail’iyle dalga geçen bir ölümlü gibi gülümsedi. O gülüşte tek bir şey vardı: Daha bitmedi.
Pars, adamlarıyla birlikte karanlık dehlizlerde bir gölge gibi kaybolurken; Asaf’ın içindeki intikam ateşi, saniyeler sonra dışarıdaki gerçek ateşle buluşacaktı. Önceden planladıkları o dar kapıdan kendilerini dışarı attıkları an, zaman durdu.
Bir saniye. Ölüm sessizliği.
İki saniye. Yerin altından gelen o derinden kükreyiş.
Ve sonra...
Pars’ın o karanlık krallığı, binlerce tonluk bir ateş topuna dönüştü. Kulakları sağır eden o muazzam patlama, geceyi bir güneş gibi ikiye böldü. Patlamanın yarattığı devasa basınç dalgası, Asaf ve Murat’ın bedenlerini birer kağıt parçası gibi havaya savurdu.
Sanki birisi kainatın ses düğmesini köküne kadar kısmış, geriye sadece beyninin içinde yankılanan, tiz ve kesintisiz bir çınlama bırakmıştı. Asaf, yüzünün betonla buluştuğunu hissetti ama acıyı duymadı. Burnuna dolan yanık metal ve barut kokusu, ciğerlerini birer kor gibi dağlıyordu.
Doğrulmaya çalıştı. Görüşü bulanıktı; etrafındaki dünya, yavaş çekimde dans eden kül bulutları ve hırçın alevlerden ibaretti.
Hemen yanında Murat’ın dudaklarının hızla hareket ettiğini, ona bir şeyler bağırdığını görüyordu. Murat’ın yüzündeki panik netti, damarları patlayacakmış gibi şişmişti ama Asaf tek bir kelime bile duymuyordu. Sadece o çınlama...
Siren sesleri şehrin derinliklerinden yükselirken, planladıkları gibi Can’ın sürdüğü siyah arazi aracı dumanların arasından belirdi. Can, daha araç tam durmadan kapıyı açıp iki adamı, Asaf ve Murat’ı içeri savurdu. Tekerlekler asfaltta acı bir çığlık atarak döndü; saniyelerle polisten ve ölümden kaçıyorlardı.
Asaf, hala kulaklarındaki o uğultuyla boğuşurken camdan dışarı bakıyordu. O an, karşı şeritte hızla ters yöne sapan koyu gri bir sedan gördü.
Plaka yoktu ama camın ardındaki o küstah gülüşü bir kilometreden bile tanırdı.
"Pars!" diye kükredi Asaf, sağırlığı yırtıp atan bir öfkeyle. "Can, dön! Takip et şunu!"
Can tereddüt etmedi. El frenini çekip arabayı tek hamlede orman yoluna doğru kırdı. Pars, onları bekliyormuş gibi hızını artırarak asfalt yoldan çıkıp ağaçların gölgelerine daldı. Dar, engebeli ve zifiri karanlık orman yolu, birazdan başlayacak olan kanlı çatışmanın sahnesiydi.
Asaf camı indirip rüzgarın uğultusuna karşı doğruldu. "Yaklaş şuna!"
Pars’ın aracının arka camı patladı ve içeriden namlular uzandı. Ormanın sessizliği otomatik silahların ritmik sarsıntılarıyla paramparça oldu. Mermiler aracın kaportasına yağmur gibi çarpıyor, metalin metale sürtünme sesi kulak tırmalıyordu.
Asaf, belindeki silahı çıkarıp soğukkanlılıkla ateş açtı. Her mermisi Pars’ın aracının tekerleklerini veya camlarını hedef alıyordu.
Pars’ın zekası burada da devreye girdi; ormanın en dar, araçların yan yana geçemeyeceği patikasına sapıp sadık adamına bağırarak, az önce vurulmuş olan yanındaki adamın cesedini yola attırdı.
Can son anda frene bastığında, Pars’ın aracı çoktan toz bulutunun içinde gözden kaybolmuştu.
"Kaçıyor! İn aşağı, peşinden gideceğiz!" diye bağırdı Asaf kapıya asılarak.
"Asaf!" Murat’ın sesi acı doluydu.
Asaf arkasına baktığında Murat’ın sol omzunu tuttuğunu ve parmaklarının arasından koyu, sıcak kanın sızdığını gördü. Murat ciddi yaralanmıştı. "Ben... Ben iyi değilim."
Asaf, kaçan aracın bıraktığı toz bulutuna ve yaralı kardeşine baktı. Pars yine yapmıştı. Gökçe’nin katili, karanlığın içinde bir hayalet gibi yok olmuştu.
"Kahretsin!" Asaf arabanın tavanına yumruğunu indirdi. "Can, bas geri! Murat’ı buradan çıkarmamız lazım."
Asaf’ın gözleri ormanın derinliklerinde, Pars’ın kaybolduğu noktada takılı kaldı...
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Pars Soykan...
Dikiz aynasından yükselen alevleri izlerken yüzümdeki o çarpık gülümsemeyi koruyordum ama direksiyonu tutan parmak boğumlarım bembeyaz kesilmişti. Asaf’a karşı kazandığımı gösteren o maske, arabanın içinde yalnız kaldığım an parçalandı.
İçimde bir şeyler koptu. O patlama sadece beton yığınlarını değil, yıllarca ilmek ilmek işlediği o kusursuz krallığımı da yutmuştu. O sığınak benim kalemdi; şimdi ise sadece değersiz bir kül yığınıydı.
Asaf... O "hiç kimse" olan adam, benim kutsalıma dokunmuştu.
Göğüs kafesim daralıyor, nefesim bir kor gibi boğazımı yakıyordu. Dişlerimi birbirine o kadar sert bastırıyordum ki çene kemiğimin çatırtısını duyabiliyordum. “Beni öldürmediğin her saniye için pişman olacaksın Altuğ” diye geçirdim içimden.
Tam o sırada, yolun ortasında duran o siyah aracı gördüm.
Gecenin karanlığını yaran o silueti tanımamam imkansızdı. Frene asıldım, tekerlekler toprağı eşeledi.
Araçtan indiğimde kalbim hala arkada bıraktığım yangının ritmiyle çarpıyordu. Şaşkınlığım, saniyeler içinde yerini öfkeye bıraktı.
Polat oradaydı...
Gözleri ilk önce elimde sımsıkı tuttuğum silaha kaydı. O bakışı biliyordum; acıma. Bana, kendi abisine, bir suçluya bakar gibi acıyarak bakıyordu. Silahı belime yerleştirdim ve ona doğru yürürken bağırdım:
"Senin burada ne işin var!"
Polat geri adım atmadı. "Yaptığın ve yapmakta olduğun tüm o pis işlerini biliyorum!" diye bağırdı. Sesi tiksinti doluydu. "Sen nasıl bir adama dönüştün Pars?"
Karşı karşıya geldiğimizde aramızdaki hava buz kesti. Onu kolundan sertçe kavradım. "Benden de işlerimden de uzak duracaksın! Şimdi nereden geldiysen oraya geri döneceksin. Hemen!"
Polat kolunu kurtarıp yakama yapıştı. Beni sarstı. "Hiçbir yere gitmiyorum! Önce yaptığın her şeyin hesabını vereceksin!"
Gözlerim karardı. Kendi kanımdan olan birinin bana hesap sorması, o an havaya uçan imparatorluğumdan daha çok canımı yaktı. Ben de onun yakalarına asıldım:
"Ağzından çıkana da o ses tonuna da dikkat et Polat!"
Beni göğsümden sertçe itti.
"Bırak artık şu mafya babası hallerini! Bu sen değilsin... Benim abim böyle bir adam değil!"
Söylediği her söz, sırtıma saplanan birer hançer gibiydi. Ama yüzümdeki o duygusuz maskeyi kıpırdatmadım. Sesimi düz ve buz gibi bir tona çektim:
"Aynı soydan gelmediğimiz için farklıyızdır belki de..."
Duraksadı. Bakışlarındaki o boşluğu izledim.
"Benim aslım bu," diye devam ettim.
"Seninkine göre çok fazla karanlık ve kirli. Şimdi git ve o temiz adalet dünyanda yaşa. Bizim yollarımız ayrı."
Arkamı dönüp arabama doğru yürüdüm. Binmeden hemen önce, son bir kez ona döndüm:
"Git Polat... Git, yoksa karanlığımda boğulursun."
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Can, direksiyonu adeta parçalamak istercesine kırıp orman yolundan asfaltın güvenli siyahlığına daldığında, arka koltukta gerçek bir can pazarı yaşanıyordu.
Asaf, ceketini çıkarıp hızla Murat’ın kanayan omzuna bastırdı. Murat’ın teni ise korkutucu bir solgunluğa bürünmüştü.
"Murat! Kapatma gözlerini, bana bak!" Asaf’ın sesi, patlamanın bıraktığı o tiz çınlamanın arasından hırıltılı bir komut gibi çıkıyordu.
Murat’ın dudakları titredi, zorlukla yutkundu. "Asaf... Gökçe..." diye mırıldandı. Sesi o kadar kısıktı ki, Asaf duymak için üzerine eğilmek zorunda kaldı. "Onun intikamını... alamadık."
"Konuşma!" diye bağırdı Asaf. Kendi ellerindeki kanın sıcaklığı, Gökçe’nin kaybının soğukluğuyla çarpışıyordu. "Seni kurtaracağım. Seni o herife kurban etmeyeceğim."
Can, dikiz aynasından gördüğü manzarayla gaza daha da yüklendi. "Asaf, hastaneye gidemeyiz! Polis her yeri tutmuştur, o patlamadan sonra şehri ablukaya alırlar."
Asaf dişlerini sıktı. Haklıydı. Adamlarından biri, "Asaf Bey, sizin eviniz en güvenli yer olacaktır," dedi.
Asaf bunu biliyordu ama orada kız kardeşi Defne vardı. Onu bu karanlıktan uzak tutmaya çalışıyor, tüm tehlikelere karşı üst düzey bir koruma altında tutuyorken bunu yapamazdı. Hayatındaki herkes birer birer ondan koparılıyordu; Defne’yi de riske atamazdı.
Zihnindeki tilkilerin kuyruklarını birbirine bağladı. Telefonunu çıkarıp kimsenin bilmediği, kısa süre önce Gökçe’ye evlenme teklifi etmeyi ve onunla yuva kurmayı hayal ettiği o evin konumunu açtı.
Telefonu Can’a uzattı: "Can, bu adrese sür." Sesi, tıpkı o geceki yaralı bir aslanınkinden farksızdı.
Can telefonu alıp hızla sürmeye devam ederken Asaf, Hasan’a döndü: "Hasan, Doktor Selim’i ara ve durumu anlat. Atacağım konuma gelsin, hemen!"
Hasan, durumu Selim’e anlatırken Asaf Murat’ın yarasına baskı yapmaya çalışıyordu; ancak kan durmak bilmiyordu.
Araba keskin bir virajı dönerken Murat’ın başı cansızca yana düştü. Asaf, arkadaşının yüzüne hafifçe vurdu. "Hayır! Murat, aç gözlerini! Böyle bitmeyecek!"
Asaf’ın parmakları Murat’ın nabzını ararken, kalbindeki o karanlık boşluk daha da genişledi. Gökçe gitmişti. Şimdi Murat da giderse, artık Asaf’ı bu dünyada tutan tek şey saf bir nefret olacaktı. Kendi kendine fısıldadı; sesi bu kez bir yemin gibiydi:
"Eğer ona bir şey olursa Pars... Seni öldürmeyeceğim. Sen her gün ölmek için yalvaracaksın. Seni öldürmem için yalvaracaksın!"
Bir uçuruma doğru sürüklendiğini biliyordu Asaf. O uçuruma onu çekenin kim olduğu da belliydi ve sebepler umurunda değildi. Hiçbir gerekçe, canı bildiği insanları ondan almayı haklı kılmazdı. Hissediyordu; içindeki acı onu aslından çok başka birine çeviriyordu.
Evin önüne geldiklerinde Can, frene öyle bir asıldı ki lastiklerden çıkan dumanlar ormanın sisli havasına karıştı. Asaf, daha kapı tam açılmadan Murat’ı omuzlarına yükledi.
"Doktor! Selim!"
Evin kapısı hızla açıldı. Selim, her zamanki soğukkanlılığıyla bekliyordu ama Asaf’ın üzerindeki kan gölünü görünce duraksadı. "Çabuk, içeri! Arka odaya, masanın üzerine!"
Asaf, Murat’ı masaya yatırdığında Selim hemen yarayı incelemeye başladı. Asaf kenara çekildi, ellerindeki kana baktı. O gecenin her bir anı zihninde can buldu.
"Kurşun damara yakın geçmiş ama asıl sorun patlamanın yarattığı iç basınç olabilir, " dedi Selim.
"Dua edelim ki iç kanaması olmasın." Asaf’ın boş bakışlarını fark edince onu kendine getirmek için aceleyle bağırdı: "Asaf, dışarıya çık!"
Asaf, bakışlarını ellerinde ki kandan kısa bir an Selim’e sonra Murat’ın solgun yüzüne çevirdi ve odadan çıktı.
Salonda Can’ın başını ellerinin arasına alıp koltukta öylece oturduğunu gördü.
Zihninden bir ses duydu: 'Senin soyun, senin kanın!' Kaşları çatıldı, alnında derin bir çizgi oluştu. Pars’ın sözleri...
Zihninde artık iki ses vardı. Biri Pars’ın sözlerini yalanlıyor, diğeri ise çok daha fazlasının varlığını fısıldıyordu.
İçindeki sessiz savaş, telefonunun bildirim sesiyle bölündü.
Can, Asaf’ın telefonunu cebinden çıkarıp kendisine uzattı. Asaf telefonunu alıp ekranı açtığın da kayıtlı olmayan bir numaradan gelen mesaj patlamadan daha sarsıcı bir etki yarattı;
"Pars, elinde sana ait olan o en değerli parçayı henüz yakmadı. Eğer onu istiyorsan, Soykanların eski liman deposuna gel. Ama yalnız gel; yoksa bir yalanın içinde, bir kukla gibi Pars’ın ellerin de ölmeye mahkum kalacaksın."
Asaf’ın kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı. 'Gökçe... Gökçem güzel meleğim..' diye geçirdi içinden
"Can," dedi, sesi buz tutmuş bir göl kadar durgun ve tehlikeliydi. "Murat’ın başında kal. Burası sana emanet."
"Sen nereye gidiyorsun?" diye sordu Can, hızla ayağa kalkarak.
Asaf, silahının şarjörünü kontrol etti. Metalin soğuk tıkırtısı yankılandı.
"Cennetten bir haber aldım. Ya o cenneti getireceğim ya da o cennetin haberini bana uçuranın cehennemi olacağım."
Dışarı çıktığında Hasan peşinden koştu: "Asaf Bey, nereye gidecekseniz geleyim, güvenli değil!"
Asaf, betondan sert bir sesle cevap verdi: " Burada kal, kimse peşimden gelmesin!"
Hedefine kilitlenmişti. Zihni bunun bir tuzak olduğunu söylese de, Asaf kendi elleriyle gömdüğü kadının yaşadığı ihtimaline koşuyordu.
Biliyordu, bu bir tuzaktı; ama bu ihtimal bile onu her gün ölmeye razı ederdi. Eğer sonunda ölüm varsa bile, o umudun peşinden gidecekti.
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Asaf Altuğ...
Kalbimin bozuk ritmine, kafamın içindeki o soğuk ses tek bir kelime fısıldıyordu: Aptal.
Kesinlikle öyleydim. Şu an, bile bile kurulmuş bir tuzağın dişlileri arasına yürüyordum. İçimdeki bu korla nasıl baş edilir, bu yangın nasıl söndürülür bilmiyordum.
Belki de artık gerçekten delirmiştim; çünkü attığım her adımın mantığı, Gökçe’nin mezarının üzerine attığım o ilk kürekle birlikte gömülmüştü.
Direksiyonu sıkan ellerim titriyordu. Parmaklarımın boğumlarında is, ciğerlerimde barut kokusu ve en acısı; ellerimde kardeşim dediğim adamın, Murat’ın kanı vardı.
Benim ellerimde ölümün izleri, benim ellerimde koca bir lanet vardı.
Belki de o lanet doğrudan damarlarımda, kanımın içindeydi. Kafamın içindeki sesler susmak bilmiyordu; parmaklarımı saçlarımın arasına geçirip delicesine çekiştirdim. Sanki o sesleri söküp atabilecekmişim gibi...
Gaza biraz daha yüklendim. Bu lanet ettiğim ellerimle cennetimi toprağın altına gömmüştüm ben. Yaşıyor olamazdı, mantığım bunu haykırıyordu.
Ama yaşaması için bin kez ölmeyi, cehennemi çıplak kollarımla kucaklamayı kabul ederdim. Onu yakacak her ateşe kendi bedenimi siper ederdim.
Gökçem... Güzel sevgilim... Kalbimdeki bu delice çarpıntı, yalvarırım bir mucizeye çıksın.
Soykanların eski liman deposuna yaklaştığımda motoru susturdum. Issızlık, bir kefen gibi limanın üzerine çökmüştü. Yan koltuktaki silahımı alıp indim.
Metalin soğuk tıkırtısıyla şarjörü kontrol ederken burnuma yosun ve denizin o keskin, tuzlu kokusu doldu. Temkinli, bir o kadar da intihara meyilli adımlarla deponun devasa kapısına yürüdüm.
Elimi paslı metalin üzerine koyup yavaşça ittirdim. Kapı, gecenin sessizliğini yırtan bir gıcırtıyla aralandı. İçerisi kör bir karanlıktı.
Tam içeriye uğursuz bir adım atmıştım ki, ensemde metalin o buz gibi, öldürücü soğukluğunu hissettim.
Yabancı, mesafeli bir ses fısıldadı: "Asaf Altuğ..."
Sırtımı dikleştirip ağır ağır arkamı döndüm. Silahın namlusu şimdi tam alnımın ortasındaydı. Karşımdaki adamın gözlerinin içine baktım; derin bir hayal kırıklığı ve öfke vardı orada.
"Acın seni delirtmiş olmalı," dedi adam, sesi bir bıçak kadar keskindi.
"Yoksa bir mesajla buraya bu şekilde gelmen aptallıktan başka bir şey değil."
Karşımda duran adam, Pars’ın kardeşi Polat Soykan’ın ta kendisiydi. Cevap vermeme fırsat kalmadan, Polat’ın arkasındaki gölgenin canlandığını gördüm.
"Asıl aptal olan kim acaba?"
Can, silahının namlusunu tıpkı az önce Polat’ın bana yaptığı gibi onun ensesine dayamıştı. Beni dinlememiş, o karanlık yolda gölgem gibi peşimden gelmişti.
Polat, ensesindeki ölümün soğukluğunu hissettiğinde duraksadı. Ama ne bir korku belirtisi gösterdi ne de geri adım attı. Aksine, elindeki silahı yavaşça havaya kaldırıp iki elini de teslim olurcasına açtı.
"Sakin olun beyler," dedi Polat, sesi bu kez çok daha farklı, neredeyse dostane bir tonda çıktı. "Ben düşman değilim."
Can ile göz göze geldiğimiz o kısa saniyede, birbirimizin zihnini okuduk.
Can, silahını Polat’ın ensesinden milim ayırmadan diğer eliyle uzanıp adamın elinde ki silahı tek hamlede çekip aldı.
"Kes sesini!" diye kükredi Can, sesi deponun boşluğunda bir kırbaç gibi şakladı. "Abinin yeni bir oyunu mu bu?"
Polat, çatık kaşlarının altından bakışlarını bana kenetledi. Sesinde ne korku ne de bir savunma çabası vardı; sadece çıplak bir gerçeklik...
"Abimin yaptığı hiçbir şeyle ilgim yok," dedi, kelimelerin üzerine basarak.
Bunu beni ikna etmek için değil, sadece bir gerçeği beyan eder gibi söylemişti.
Elimdeki silahı kaldırıp ona doğru iki adım attım. Namlunun buz gibi ucunu Polat'ın şakağına yasladım, oradan boynuna doğru yavaşça, hayali bir çizgi çektim.
Ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide geziniyordum. "Sana tek bir soru soracağım Polat," dedim, sesim uçurumun kenarındaki bir rüzgar kadar tekinsizdi.
"Bana doğruyu söylediğine ikna olursam, seninle uzun uzun konuşacağız. Ama vereceğin cevabın içinde tek bir yalan zerresi hissedersem... Seni burada, abinin günahlarına kefaret niyetine öldürürüm."
Polat’ın dudağının kenarı, meydan okuyan hafif bir gülüşle yukarı kıvrıldı. "Sor."
Tam gözlerinin içine baktım. Orada, buraya nefes nefese koşmama sebep olan o deli umudun kırıntısını görmeye ihtiyacım vardı.
Derince yutkundum; kalbimin bozuk ritmi kulaklarımda uğulduyordu. Dudaklarım titreyerek, ruhumun sanki asırlardır beklediği o soruyu bıraktım ortaya:
"Gökçe yaşıyor mu?"
Soru, limanın karanlığına düştüğü an dünya durdu. Can’ın arkadan, "Ne diyorsun sen..." diyen dehşet dolu sesini duydum ama umursamadım.
Kulaklarımın duymak istediği tek bir cümle, ruhumun muhtaç olduğu tek bir gerçek vardı.
Polat havaya kaldırdığı ellerini yavaşça indirdi. Bakışlarındaki sertlik, yerini hüzünlü bir ciddiyete bıraktı.
"Asaf... Sana o mesajı atarken, senin gerçekten buraya geleceğini, düşünmemiştim." Bir an sustu, boğazını temizlemek için hafifçe öksürdü.
"Bundan yüzde yüz emin değilim ama... Yüzde doksan dokuz eminim. Gökçe yaşıyor. Pars onu bir sır gibi, en büyük kozu gibi saklıyor."
Evrenin durduğunu, zamanın damarlarımda pıhtılaştığını hissettim. Benim küçük bebeğim... Yaşıyor muydu? O mezarın altındaki sadece ruhu çekilmiş bir yalan mıydı?
Nasıldı, neredeydi bilmiyordum; o an bunları düşünmek bile fazlaydı. Sadece yaşadığı ihtimali, sanki ciğerlerime asırlardır almadığım o ilk gerçek nefesi çektirdi.
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
Pars Soykan...
Şehrin gürültüsünden ve alevlerin isinden çok uzakta, ormanın derinliklerine gizlenmiş o eski mülkün ağır demir kapısı açıldı.
Aracı durdurup indiğimde sadık gölgem hemen arkamdaydı. Diğer gölgelerim ise bu mülkün içinde ki hazineyi bir zırh gibi koruyordu.
Dışarıda kıyamet kopmuş, imparatorluğum küle dönmüştü ama bu kapının ardında benim için çok daha değerli bir hazine vardı.
Adımlarım, loş ışıklı koridorda yankılanırken yüzümdeki o vahşi gülümseme yavaşça soldu. Burası benim en mahrem sığınağım, en kıymetli sırrımın kafesiydi.
En dipteki odanın önüne geldiğimde durdum, derin bir nefes aldım. Üstümdeki barut kokusunu, ellerimdeki kan izini bir anlığına unutmak istedim.
Kapıyı sessizce açıp içeri girdiğimde, odadaki taze zambak kokusu ciğerlerime doldu. Yatağın kenarındaki sandalyeye çöktüm.
Karşımda, bembeyaz çarşafların arasında, bir porselen bebek kadar kırılgan ve bir o kadar da kusursuz duran o siluete baktım.
Gökçe.
Gözleri kapalıydı. O uzun kirpikleri, solgun yanaklarına birer gölge düşürüyordu. Onu o cehennemden çekip aldığımda, saçlarının uçları hala tütüyordu. Şimdi ise, o gece taktığı inci tokanın yerinde, alnını saran ince, beyaz sargılar vardı.
"Gitmene izin veremezdim Gökçe," diye fısıldadım, sesim boş odada bir yılan gibi süzüldü.
Elim, titreyerek onun cansız gibi duran eline uzandı ama dokunmaya cesaret edemedim.
"Seni o aciz adamın kucağında, o alevlerin içinde bırakamazdım. Sen... Sen bu kirli hikayedeki tek temiz şeysin. Ve temiz şeyler, sadece benim ellerimde kalmalı."
Gökçe’nin göğsü yavaşça inip kalkıyordu. Aldığı her nefes, Asaf’tan çaldığım bir zaferdi benim için. O, mezar başında toprak avuçlarken; ben burada, cennetin kendisini besliyordum.
"Asaf bugün her şeyi havaya uçurdu," dedim, sanki beni duyuyormuş gibi hafifçe gülümseyerek.
" Benim sonumu geçirebileceğini sanıyor. Benim en kıymetli hazimemi küle çevirdiğini sanıyor. Ama bilmiyor ki, ben o enkazdan en büyük hazinemle çıktım. Ah, ne büyük bir yanılgı."
Yavaşça üzerine eğildim. Saçlarının arasına sinen o hafif yanık kokusunu, en sevdiği parfümle bastırmaya çalışmıştım ama hala oradaydı; o gecenin hatırası.
"Uyanacaksın Gökçe," dedim kararlılıkla.
"Gözlerini açtığında karşında o beceriksiz adamı değil, seni kurtaran adamı göreceksin. Onu bir anı, bir yalan olarak gömeceğiz zihnine. Artık ne Aksoyların kızı ne de Altuğ’un sevgilisisin... Sen artık benim hazinemsin."
Tam o sırada, Gökçe’nin parmakları hafifçe kasıldı. İçimde sol tarafımda bir sıkışma hissettim. Dudaklarından anlaşılamayan, acı dolu bir inilti döküldü. Islak kirpikleri titredi.
"A-Asaf..."
İsim, odadaki havayı aniden dondurdu. Yüzümdeki yumuşaklık bir anda silindi, yerini dişlerimi birbirine geçirmeme sebep olan o kadim nefrete bıraktı. Onu hayata döndüren güç bile o adamın ismiydi.
Sertçe ayağa kalktım, sandalyeyi geriye doğru ittim. "Hala o..." diye tısladım. "Ölümün kıyısındayken bile o!"
Kapıya yöneldim ama çıkmadan önce durup o karanlık bakışlarımı yatakta yatan savunmasız bedene diktim. Öfkem göğsümü deşip kanatıyordu içim hep kanıyordu ama ona baktığımda bu acı gölgeleniyordu.
"Dua et ki hala sana kıyamıyorum minik serçe. " Işığı söndürdüm.
Duygularıma ket vurmayı, onları buzdan bir duvarın ardına gömmeyi iyi bilirdim. Ama konu bu yaralı minik serçe olduğunda, o duvarlar tek bir nefesiyle tuzla buz oluyordu. Bu his ne zaman damarlarıma sızdı, bu yangından önce mi yoksa o alevlerin içinde mi filizlendi bilemiyorum; ama artık o, bu dünyada sahip olduğum tek ve en kıymetli hazinemdi..
◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇◇
●"Ve işte o büyük sır perdesi aralandı...
●Gökçe yaşıyor ama belki de ölümden daha zor bir esaretin içinde.
●Sizce Asaf, sevdiği kadını Pars’ın o karanlık kafesinden çekip alabilecek mi?
●Yoksa Pars, Gökçe’nin zihnini tamamen bulandırıp onu bir yabancıya mı dönüştürecek?
●Yıldızlarınızı, yorumlarınızı ve teorilerinizi merakla bekliyorum. 7. Bölümde görüşmek üzere!"💫
Keyifle okuyorum bölümleri heyecanla bekliyorum😇😇
YanıtlaSil